10 Ocak 2021 Pazar

WhatsApp Zorbalığı, 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, KVK Kurumu, Barolar ve Haklarımızın Zorbalıkla Gaspı Hakkında Eleştiri

 

    WhatsApp 8 Şubat 2021 tarihine kadar Türkiye'deki kullanıcılarına (bizim yazımız bağlamında yalnızca bu kullanıcılara) bir seçim sundu. Bu seçim; verilerimizin Facebook şirketleri ile (kısaca) paylaşılması ya da uygulamanın kullanıcı tarafından silinmesine dayandırıldı. Bir başka deyişle Türkiye'deki bir kullanıcı verilerinin paylaşılması hususunda onay vermek zorunda bırakıldı, bu onayı vermeyenlerin ise 8 Şubat 2021'den itibaren WhatsApp uygulamasını kullanamayacağı bildirildi. Avrupa Bölgesi (ya da Avrupa Ekonomik Bölgesi) olarak bilinen bölgede yaşayan kullanıcılar bakımından ise bu seçim şu şekilde sunuldu: bu kişiler verilerin paylaşımına onay vermemesi halinde de uygulamayı kullanmaya devam edebilir. Bu çalışmada ülkemiz yönünden getirilen bu tarz bir zorlamayı, zorbalığı; açık rıza kavramı, Anayasal haklarımız, 6698 Sayılı kanun, bu kanun kapsamında kurulan kurum ve barolar (ve biz avukatlık mesleğini icra edenler) bağlamında inceleyeceğim/eleştireceğim. 

       WhatsApp uygulaması getirdiği yeni gizlilik politikası kapsamında uygulamayı yürüten iki ayrı veri sorumlusuna işaret etmektedir. Bunlardan ilki GDPR kapsamında Avrupa Bölgesi (Avrupa Ekonomik Bölgesi) olarak bilinen bölgede hizmet veren WhatsApp Ireland Limited isimli veri sorumlusudur. Bu sorumlu GDPR kapsamında bölgesel incelemelerde bulunmaya ve yaptırım uygulamaya yetkili İrlanda Veri Koruma Komisyonu'na bağlıdır. Avrupa Bölgesi'nde yaşayan kullanıcılar bakımından ilgili veri sorumlusu WhatsApp kullanıcılarına GDPR (Avrupa Veri Koruma Regülasyonu) 3. Bölüm 21. Maddede yer alan Reddetme Hakkı (Right to Object) kapsamında gizlilik politikasındaki değişikliği reddetme hakkı tanımaktadır. Bu hak özetle; ilgili kişilere (verisi işlenen gerçek kişilere) veri işleme süreçlerinde açık rıza gerektiren hallerde süreçlerin tamamında , her aşamasında rızalarını çekme ve bu yolla verilerinin işlenmesinin önüne geçme hakkı tanır. (Burada oldukça kısa bir inceleme/eleştiri yazmaya çalışmamıza rağmen kısaca işleme kavramının basitçe işlemeyi, paylaşmayı, dağıtmayı, kullanıma açmayı vs. gibi eylemleri barındırdığını da hatırlatalım, bu sebeple veri işleme süreçlerinin tamamı olarak ifade ediyoruz.) Kaldı ki evrensel hukuk bakımından da makul bir hukuk/kanun sistematiği açık rıza kavramını zaten reddedebilme hakkı/reddetme hakkı ile birlikte yorumlamak durumundadır. Aksi halde bahsedilen açık rıza, rıza olma niteliğini kaybeder. 

    Biz bu çalışmada açık rıza kavramını bu evrensel niteliğiyle değil ama ülkemizde yürürlükte olan Anayasa ve ilgili mevzuatlar bağlamında incelemekteyiz. Yukarıda WhatsApp Ireland Limited isimli veri sorumlusunun veri işlemenin öznelerinden biri olan ilgili kişilere sunduğu bu ayrıcalığın WhatsApp LLC isimli veri sorumlusu tarafından biz Türkiye vatandaşlarına sunulmadığını görmekteyiz. Bu kapsamda Türkiye'deki kullanıcı ya verilerinin paylaşımına onay vermek zorundadır ya da uygulamayı silmek... Oysa bu durumun WhatsApp uygulamasının toplumumuzun haberleşme pratiğinde kapladığı alan da göz önünde bulundurulduğunda Anayasal haklarımızdan bizim tespit edebildiğimiz iki başlığa aykırı olduğunu görmek mümkündür. Bunlardan ilki Anayasa 20. maddede yer alan Özel Hayatın Gizliliği başlığıdır. Bu başlıkta ilk olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının özel hayatlarına ilişkin gizlilik hakkına saygı duyulmasını isteme hakkı öne çıkar. Bunun devamında 2010 yılında eklenen fıkrada ise özel hayatın gizliliğine saygı duyulmasını isteme hakkı doğrultusunda kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına işaret edilir. Aynı fıkranın üçüncü cümlesinde veri işlemenin asli olarak açık rıza ile işlenebileceği öngörülür. Bu başlığın yanı sıra Anayasa'nın Haberleşme Hürriyeti başlıklı 22. maddesinde haberleşme hürriyetinin ve haberleşmenin gizliliğinin esas olduğu hususu tanımlanır. Biz bu hükümler kapsamında öncelikle özel hayatın gizliliğine saygı duyulmasını isteme hakkı kapsamında verilerimizin açık rızayla işlenebilmesi şartının WhatsApp uygulamasının zorbaca kararı, güncellemesi ile zedelendiğini düşünüyoruz. Bir başka deyişle WhatsApp uygulamasından özel hayatımızın gizliliğine saygı duyulmasını artık isteyemediğimizi düşünüyoruz. İkinci bir husus olarak ise Haberleşme hürriyetimizin (yine WhatsApp uygulamasının toplumumuzun haberleşme pratiğinde kapladığı alan da göz önünde bulundurulduğunda) kısıtlandığını ve bunun yanı sıra haberleşmenin gizliliği ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürüyoruz. Zira uygulamanın açık rıza alma eylemi gibi görünen seçim zorbalığı hiçbir biçimde bir rızanın asgari olarak içermesi gereken hukuki/toplumsal (ya da bireysel) ortamı, manzarayı içermemektedir, rıza alma ve razı olma biçimlerini zedelemektedir, sakatlamaktadır. Kişisel verilerimiz ile temel hak ve hürriyetlerimiz arasında kurulması elzem bağa ilişkin yapılan çalışmalarda ve bizzat benim çeşitli platformlarda yayınlanan Veri Toplumu ve Veri Hukuku isimli çalışmalarımda (bu hususta kuruma yaptığım ve cevap alamadığım başvuruda da) ifade edildiği üzere veri koruma süreçleri öncelikle ticari bir süreç olarak kısırlaştırılmış ve yeterli biçimde anayasal haklarımız temelinde tartışılmamıştır (yine de bu hususta kurumun bazı çalışmalarını tenzih edelim). WhatsApp uygulamasının uygulamaya getirdiği bu zorbalığı öncelikle bu husus bakımından incelemenin/eleştirmenin önemli olduğunu düşünmekteyiz.

    Veri koruma mevzuatımız yönünden incelediğimizde ise 6698 sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu'nun Kişisel Verileri İşleme Şartları başlıklı 5. Maddesinin ilk fıkrasında da açık rızanın asli niteliğine ve özgür iradeye bağlandığına işaret edilmiştir ve devamında bu niteliğin istisnaları sayılmıştır. Uygulamanın gizlilik politikasında değişikliğe sebep olan güncellemesinin bu istisnalardan herhangi biri içinde de sayılamayacağı açıktır. Bu sebeple yukarıda açık rızaya ilişkin söylediklerimiz geçerliliğini korumaktadır. Zira uygulamanın Türkiye'deki kullanıcılarına ilişkin gizlilik politikasında WhatsApp Hesabınızı Silme başlığında GDPR doğrultusunda ret hakkı olarak tanımlanan hakkın tanımlanmadığı yalnızca silme seçeneğinin tanındığı açıktır. İşte bizim yukarıda Anayasal haklarımız çerçevesinde incelememizi/eleştirimizi yaparken belirttiğimiz rıza alma ve razı olma süreçlerindeki sakatlığı doğuran husus da burasıdır. Bu noktada 6698 sayılı kanunda rızanın sıhhatine ilişkin bu ilkelerin tanınmadığını görmekteyiz.

     Veri koruma mevzuatımızda açık rızanın sıhhatine ilişkin olarak belirlediğimiz bu ilkeleri GDPR ile ufak bir benzerlikle inceleyen tek kaynak ise (kurumun dolaylı kararları dışında) 04.12.2020 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğin Korunmasına İlişkin Yönetmelik'tir. Bu yönetmeliğin Açık Rıza Alma Şartları başlıklı 8. maddenin birinci fıkrasının b bendidir: "Açık rıza beyanı özgür irade ile açıklanmış olmalıdır. Abonelik tesis edilmesi ve temel elektronik haberleşme hizmetleri veya cihazların sunulması, abonenin/kullanıcının verilerinin işlenmesine yönelik açık rıza verme ön şartına bağlanamaz..."

    WhatsApp uygulamasının Anayasal haklarımızı çiğneyerek gerçekleştirdiği zorbalığın veri mevzuatımızda ihlal ettiği hüküm 2016 yılında yürürlüğe girmiş bir kanunun bir maddesi değil bu kanundan dört buçuk yıl sonra yürürlüğe girmiş bir yönetmelik maddesidir. Veri koruma süreçlerinin insan hakları kavramlarıyla ve kurumlarıyla birlikte değerlendirilmesi yönünde yazılan yazılarımızın sebebi işte budur. Veri koruma süreçlerinin (her ne kadar kurumun bu hususta bir kısım çalışmalarının değerli olduğunu düşünsek de) böyle bir Anayasal hak sorunu bağlamında incelenmemesi ve haftalardır sürüp giden tartışmalara rağmen kurum tarafından şu ana kadar (10.01.2020 - saat 17:06) herhangi bir açıklama, çalışma yapılmamış olması Anayasal haklarımızın başına gelen bir felaket niteliğindedir. (Nitekim bu uyarımıza benzer olarak ülkemiz Avrupa Komisyonu tarafından da eleştirilmiştir, kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-54539812).

        Bunun yanı sıra, aynı tarih ve saate kadar barolarımızdan da cılız tartışmalar (bunları oldukça kıymetli görmekle beraber) dışında bu hususta herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Kaldı ki gözlemleyebildiğimiz kadarıyla biz avukatlar da veri koruma süreçlerini Anayasal haklarımız çerçevesinde değerlendirmekte cılız kalmış bulunmaktayız ve bu süreçleri veri sorumlusu, veri işleyen ve ilgili kişiden oluşan özneler kümesine sıkıştırarak veri korumanın temel insan haklarımıza işaret eden yönünü gözden kaçırmaktayız. Oysa her fırsatta yargının/toplumun savunma ayağını oluşturduğumuzu söyleriz. İşte WhatsApp uygulamasının zorbalığına karşı savunmanın (toplumu savunanların ya da toplum adına bir sava sahip olanların) tepkisini gösterme zamanı da gelmiştir. Zira gösterilecek bu tepki yarın aynı uygulamalar/kararlar/güncelleştirmeler kapsamında haklarımızı ihlal etmeye yönelen başka kişi ve kurumlara da örnek olacaktır. Haklarımızın gaspına karşı durmamız gerekliliği; toplumsal görevimizden ve işgal ettiğimiz (yani bulunduğumuz) toplumsal alanı savunma zorunluluğumuzdan kaynaklanmaktadır. Bu sebeple WhatsApp uygulamasının zorbalığına daha güçlü karşı durmak zorundayız. 


7 Ocak 2021 Perşembe

Birleşik Devletlerdeki Olaylar Hakkında Acele ile Alınmış Notlar

 

(Kaynak: cnnturk.com)

  Yine kısırdöngü tartışmalarla, yeniden devlet demokrasilerinin kavramlarıyla “analiz edilmeye” çalışılan toplumsal bir vaka ile karşı karşıyayız. Birleşik Devletlerdeki seçimi müteakip dün pek de enteresan sayılmayacak olaylar yaşandı. Georgia eyaletindeki senato seçimleri için seçimin tarafları meydanlara indi ve önemli demeçler verdi. Devamında Trump’ın “caddelere inme” davetiyle patlak veren olaylarda senato binası Trump taraftarları tarafından kısa süreyle işgal edildi. Bunun üzerine medyada o “çok yoğun”, “çok derinlikli” tartışmalar/analizler yapılmaya başlandı. Şimdi ben de hazırsanız “çok derin” şeyler söylemek, yazmak istiyorum.

   Göstericilerle/eylemcilerle başlayalım. Ülkenin çeşitli yerlerinden gelen bu kişiler Trump’ın seçim bayraklarını taşıyorlardı. Bu bayrakların yanı sıra çoğunlukla Konfederasyon bayrakları ve Nazi sembolleri taşıyanlar da vardı. Konfederasyon bayrağı dediğimiz bayrak, Rebel Flag olarak da bilinen ve Amerikan İç Savaşında (1861-1865) güney tarafını (Dixieland) simgeleyen bayraklardır. Çoğunlukla ırkçılık ve köleciliğin de simgesi olarak tanınan bu bayrak bu yönüyle eylemlere tarihsel bir derinlik de kazandırdı. (Mississippi eyaletinin de bayrağında yakın zamana kadar yer alıyordu, Haziran 2020’de yapılan oylamalarda yeni bayrak üzerinde uzlaşıldı.)

   Bu bayrağın eylemlerde yer alması neden dikkatimizi çekti? Açıkçası gösterileri izlerken daha doğrusu olayları takip etmek için dün gece bilgisayarıma yönelirken bu olaylarda bu bayrağı göreceğimden emindim. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde ilk karşılaştığım da bu bayrak oldu. Hemen aklıma Waylon Jennings ve Johnny Cash’in şarkıları geldi. Bu iki şarkı konfederasyon ordularının komutanlarından biri olan ve hala güney eyaletleri diye tabir edilen eyaletlerde saygı duyulan Robert E. Lee hakkında (George Floyd eylemlerinde de güney eyaletlerde bulunan Robert E. Lee heykelleri tahrip edilirken birçok Robert E. Lee hayranı tepki göstermişti ve tartışmalar yaşanmıştı). Şarkılarımıza dönelim; Waylon’ın şarkısı şu sözlerle bitiyor: Yüzyıl geçti üzerinden ve etrafa bakındığımda/bir zamanlar savaş meydanı olan bu büyük şehri görüyorum/Artık savaşmayacağımızı sandım Lee teslim olduğunda/Ancak Lee’nin hayaleti hala savaştığımızı görüyor. [1] Biz demiyoruz, 90’larda çıkardığı şarkıda Waylon diyor savaşın sürdüğünü. Johnny Cash ise kendi şarkısına (God Bless Robert E. Lee) girişmeden önce şarkının güney ya da kuzeyle ilgisi olmadığını, “kardeşi kardeşe kırdıran savaşla” ilgili olduğunu, Lee’nin teslim olması ve savaşı sürdürmemek için “çaba sarf etmesi” ile ilgili olduğunu söylüyor. Bu şarkılardan neden bahsettik? Sadece göstericiler bu bayrakları taşırken içlerinde savaş duygularını taşıdıklarından şüphe edemiyorum. Hangi kanalı, hangi “analiz uzmanını” dinlersem dinleyeyim öncelikle bu sürüp giden savaş ruhunu gözden kaçırdıklarını düşünüyorum. Ve meseleyi büyük bir acelecilikle Trump’a nihayet Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti arasında sürüp giden seçim savaşlarına bağladıklarını düşünüyorum. Oysa savaş ruhundan bahsedilmiyor. Aynı ruh Vietnam savaşı tartışmalarında da sürüp gidiyordu. Aynı ruhu Irak savaşı sırasında da görmek mümkündü. Bugün Birleşik Devletler tarihinin neresine bakarsak bakalım karşılaşabileceğimiz her tartışmada bu savaş ruhunu gözlemleyebiliyoruz. Basitçe kuzey-güney savaşına ilişkin değildir bu ruh, devletin üzerine kurulu olduğu savaşın ruhudur bu ruh. Bir ülkenin güney eyaletlerinde bir iç savaşta komutan sıfatıyla yer almış ve yenilmiş birinin heykellerinin varlığını sürdürdüğünü düşünelim. Bu sebeple Waylon, Lee’nin hayaletinin savaşın sürüp gittiğini gördüğünü söylerken haksız değildi. Göstericiler ellerinde konfederasyon bayrakları taşırken gördüğümüz de alakasız bir görüntü değildi ya da bir göstericinin alakasız bir tercihi değildi bu bayrağı taşımak.

     Bu savaş sürüp gidiyor derken de niyetimiz savaşın değiştirebileceğini düşündüğümüz biçimlerine, şekillerine işaret etmektedir. Biz bu türden eylemleri Trump’a ya da Cumhuriyetçi Parti’ye vs. bağladığımızda bu savaş ruhunu da görmezden gelmiş oluruz. Toplumsal yozlaşmayı; savaşın, Yaşar Kemal’in ifadesiyle insan-kırım ve doğa-kırım yönünü gözden kaçırmış oluruz. İnsan-kırım başlı başına bir ırkı ya da bir grubu vs. yok etmek anlamına gelmez, toplumsal barışı, bizim demokratik toplumlarda gözlemleyebileceğimiz bir arada yaşama arzusunu yok etmek anlamına da gelir. Doğa-kırımsa Ocak 2021’de Ankara’nın 15 derece olması… Ben bütün bu kırımlara savaş adını vermekte aceleciyim.

  Takip ettiğim, karşılaştığım yorumlar işte bu yönü atladılar bana kalırsa ve olayı Trump’a, Cumhuriyetçi Parti’ye vs. bağlayarak bir kısır döngüye soktular kendilerini ve bizleri. Dün gerçekleşen olayların bir sonraki seçimde daha büyük ve daha güçlü otoriterleşme hareketiyle kuşatmak üzere başkan yardımcısı Pence’i yetiştirdiğini ve Mike Pence’in bir sonraki seçimde aday olacağını ve korkunç bir ABD Başkanı olacağını öngörüyorum. Seçim zamanı geldiğinde Pence aday olmazsa bana dönüp; e hani aday/başkan olacaktı, diyecek olanlara şimdiden cevaplarını veriyorum, ben Pence aday olur ya da olmaz üzerine bahse girmedim, toplumu kuşatan savaş ruhunun Amerikan toplumunda daha da derinleştiğini söyledim. Kaldı ki seçim de savaş ortamında toplumsal bir kavram olmaktan çıkmıştır ve zaten bir toplum kavramı olan demokrasiyle ilişkili olmamıştır. O savaş ruhunun icadıdır ve savaş ruhuna eklemlenen kırımlardan bir diğeri olan (biz ekleyelim) demokrasi-kırımına ilişkindir. Tek bir seçim hakkımız vardır, biz bir arada yaşama arzusu olanların: Amerika’nın devrimci ozanlarından Pete Seeger’ın Which Side Are You On (Hangi Taraftansın?) şarkısında sorduğu gibi artık tek bir seçim vardır: Hep beraber demokratik bir toplumu, barışı mı inşa edeceğiz, yoksa her geçen gün savaşı derinleştirip; daha fazla insan-kırımına, doğa-kırımına, demokrasi-kırımına sebebiyet mi vereceğiz? Hangi taraftanız?

           



[1] Waylon Jennings – The Ghost of Robert E. Lee:

It’s been one hundred years and as I look around

I see a mighty city where there once was a battle ground.

I thought when Lee surrounded we would fight no more,

but the ghost of Lee can still see us fight the civil war.

 

20 Aralık 2020 Pazar

BAROK VE KIVRIM: Politik Olan Nedir?

 

“Leibniz’in bizi Spinoza’dan bile daha fazla mahkûm ettiği hissine kapılırız, Spinoza’da en azından olası bir özgürleşme süreci vardır.”[1]

Felsefede rasyonalizm denilen dönem birbirinden çok farklı dünyalara aitmiş gibi görünen üç ayrı dönemi, üç ayrı fikri içerir: Descartes (1596-1650), Spinoza (1632-1677), Leibniz (1646-1716). Bu çalışma bu üç dönem içinde belki en dolambaçlı, neredeyse en kapsamlı ve saray peruğu takmış bir filozofu ve onun kavramlarını Barok ile ilişkisi içinde inceler ve politik olan nedir sorusunu tekrar gündeme getirir. Leibniz’i dolambaçlı ve kapsamlı yapan hem birbirinden çeşitli meslekleri altında incelenebilir olması hem de felsefesinin şeytani, sinsi bir görünüme sahip olmasıdır. Bir sebep de aslında felsefesinde kendisi ile Descartes arasındaki net ayrımı ortaya koyan kapalılık kavramıdır. Öyle ki Descartes gerileme yöntemiyle açık ve seçik bir başlangıç noktasına varma ve felsefesini başlatma gayesinde iken Leibniz monad kavramı ile kapalı bir ifadeyle, eylemi içeren özneyle, bir başlama noktası ile yola koyulur. İki felsefe arasındaki kavramsal gerilimler bir de başlangıç noktası ile başlama noktası arasındaki gerilimi taşır. Her şeyin başladığı nokta: Dönüp dolaşıp başlangıç problemleriyle, başlangıç sorularıyla karşı karşıya kaldığımız noktadır. Neden-sonuçları harekete geçiren bir eylem, kuşku duyulmayacak bir noktadır bu. Herhangi-bir nokta değildir, bir Bir’dir, doğrusaldır, simetriktir (ve geometriktir). Başlama noktası ise (Leibniz hakkında söyleyeceklerimiz hep bir başlama noktasına işaret eder) sis gibi dağılan bir hareketi ifade eder. Başlama noktası gerçekten de bitirmenin yarısıdır. Öyle ki başlama noktası, herhangi-biri ifade ederken aynı anda diğer herhangi-birlerin üzerine katlanır ve onları kat eder. Artık noktayla ifade edebileceğimiz bir başlama izinden çok uzaktayız. Bu iz geometrik bir nokta değildir artık, asimetrik bir izdir. Birbiri üstüne biçimsizce katlanmış, bir haliyle açılan bir haliyle kıvrılan eğriliklerdir bu iz. Başlama izini seçen, söyleyeceklerini henüz bir ses dahi çıkarmadan söylemiştir. Şizofreniden alınma bir hareket: Herhangi-bir izin başlama izi olarak seçilmesi. 

Üç önemli ayrıma değinmiş bulunuyoruz: nokta/iz, gerileme/seçim ve Bir/herhangi-bir. Bu ayrımları Leibniz felsefesinden aldığımız, sırasıyla üç ayrı başlıkla/kavramla benzeştiriyoruz: Monad, Mümkün Dünyaların En İyisi ve Büyük-küçük Algılar. Üç başlama izinden, Leibniz’deki üç ifade edici izden monadı ele alalım. Monad bir şeyin, herhangi-bir şeyin doğasını, özelliklerini taşıyan en küçük (hem de en büyük), kapalı, karanlık hücredir. (a) En küçüktür çünkü bir başlama-izidir, tekilliktir (hem de en büyüktür, çünkü hem ifade edici özelliklerdir, eylemlerdir hem de birbiri üzerine katlanmış tüm izlerdir, asimetridir). (b) Kapalıdır çünkü dışarıdan herhangi bir etkiden değil; içeriden, hem içeriyi ifade eden özelliklerden, eylemlerden oluşur hem de içerinin birbiri üzerine katlanmış asimetrisinden. Monadın bu kapalılığı onun ileride bahsedeceğimiz açıklığından ayrı bir kapalılıktır, bu kapalılık dışarı ve içeri arasındaki Barok ayrıma ilişkin bir sıfattır. (c) Karanlık hücredir çünkü tüm virtüellikleri ve olanakları içeren dünyayı ifade eder.


Monadı örneklendirecek bir eseri alalım: Le Corbusier’nin La Tourette  isimli eseri.[2] Monad ve barok arasındaki benzerliği Deleuze bu eser üzerinden anlatırken, monadı bir ayin yeri olarak tanımlar, “bütün etkinliklerin içeride olduğu, kapısız, penceresiz bir oda.” En küçük ve en büyük iz, içeride monadın ruhunu ve maddesini ifade eden eylemleri barındırır. Bu hem en küçüktür, yukarıda da ifade ettiğimiz üzere tekilliktir hem de en büyüktür; doğayı, dünyayı, Tanrı’yı ifade eder. Her birini eş zamanlı yapar. Monadlar ruhun virtüelliği ve aktüelliği, maddeninse olanakları ve gerçekleşmesidir. Leibniz felsefesi en küçük ve en büyük arasındaki ilişkinin felsefesidir. Monadların kapalılığı ifade ediciliğinin bir niteliği değil biçimine ilişkin bir ayrımdır. Monad içeri ve dışarının hem yıkımı hem de sıkı bir inşasıdır: “içeridekiler ışığın nereden geldiğini göremezler”, Deleuze bunu söylerken barok ile Leibniz felsefesinin ortak izini göremezsek Leibniz’i anlayamayacağımızı da söyler. Monadın karanlığı başlangıç noktası ve başlama izi arasında yukarıda yaptığımız tartışmayı tekrar hatırlatır. Ruh ve madde arasındaki Leibniz’e özgü ayrım her bir monadın işleyiş biçimini ve ruhun, maddenin doğasını ifade eder (rasyonalizmin üç ismi diye anılan Descartes, Spinoza, Leibniz ruh-beden ya da ruh-madde arasındaki bu gerilimi kendilerine özgü bir biçimde tekrar tekrar incelemişlerdir). Ve monadların birbirleriyle olan ve dünya, doğa, Tanrı ile olan ilişkisi Deleuze’ün vinculum olarak ifade ettiği dizi-grup ilişkisidir. (Büyük-küçük algılar meselesini de önemli ölçüde açmış olduk ama yukarıda belirlediğimiz sıraya uygun bir biçimde gitmeye gayret gösterelim.)

                         

            Ruh ve madde/beden ayrımı dünyayı ikiye böler. Monadları işleyiş ve ifade ediş bakımından, tekrar bir dünyayı, doğayı, Tanrıyı işlemek ve ifade etmek üzere birbirinden ayırır. Yine Deleuze’ün bir örneğini kullanalım. El Greco’nun Orgaz Kontu’nun Gömülüşü isimli eseri bu ikiliği gösterir. Eser ortasından geçen katlanma çizgisi ile ikiye bölünmüştür ama aynı zamanda tektir. Katlanma çizgisi ruh ve madde/beden ayrımı olarak ifade ettiğimiz ayrıma denk düşer ve Leibniz’de eğriler arasındaki katlanma ilişkisini ifade eder. Bu eseri katlanma çizgisinden katladığımızda elde ettiğimiz şey monadlar ve ifade ettikleri dünyadır. Bu iki kat, hiyerarşik bir düzeni değil birbirini doğa bakımından kesen iki katı ifade eder. Üstte bölünmüş, her bir ruha özgü monadlara yükselen ruhlar vardır, altta monadların bedenleşmesi, maddileşmesi ile ortaya çıkan ortak maddi evren, ortak beden. Üstte özel bir bölüme, özel bir odaya işaret eden ruhlar, altta bir bedeni toprağın altına gömmek üzere bükülmüş, boynu bükük bedenler.

            Monadlar Leibniz tarafından geliştirilen bir özne teorisine de işaret eder. Felsefe tarihinde Leibniz’in kendine özgü yeri bize göre özne, yüklem ve sıfatlar ilişkisi hakkında getirdiği açıklamalara dayanır. Leibniz’de özne, yüklem ve sıfatları içerir. Öyle ki kullanılagelen bir örnektir, Ademin günah işleyebilmesi, yukarıda monadın ruh ve beden ile ilişkisini açıklarken ileri sürdüğümüz ruhta virtüel olana, bedende ise olanaklı olana işaret eder. Ademin günah işlemesi, yasak elmayı yemesi ruhta edimselleşir bedende gerçekleşir. Ademin ruhu; günahı edimsel olarak işlerken, acıyı yaşarken aynı anda bedeni de elmayı içine alır. (Spinoza aynı örneği kullanarak bambaşka bir açıklama yapar.) Ruhu ve bedeni iki kat olarak karşımıza çıkaran nokta da budur ve iki kat arasındaki ilişki de böyle bir eylem ilişkisidir. Monadları bireysel olarak tanımladık. Öyle ki hücresi oldukları daha büyük hücreleri ifade ettikleri ve ruh ile beden arasındaki tüm ilişkileri hareket ettirici bir ilke ya da bir özellik olarak ortaya çıkardıklarını gördük. İşte Leibniz’in özne teorisi öznenin yüklemi içerdiği bir özneler çokluğuna dayanır. Leibniz’deki bütün meseleyi en büyük ve en küçük arasındaki ilişkiler olarak tanımlamıştık. Öyleyse Leibniz’in dayandığı analiz Descartes analizinden ayrılarak sonsuz küçüklüklerin keşfine dayanır (calculus). En büyük olandan başladığımız analiz (Adem’i ele alalım) monadda içerilmiş bir yükleme kadar gider (günah işleyebilme) ve tekrar monadlarda içerilmiş diğer ihtimalleri kat ederek en büyüğe ulaşır, Tanrı’ya, doğaya, dünyaya. Burada başa dönelim, geometrik, simetrik noktaya karşı giriştiğimiz kavgaya tekrar odaklanalım, biz başlama izlerini birbiri üzerine katlanmış dünyalardan herhangi birinin seçimine dayandırmıştık. Şimdi bu başlama izinin aslında neden hem en büyük hem de en küçük olduğunu üçlü bir portre yardımıyla görebiliyoruz. Monadlar en küçük hücrelerdir, Adem’den yola çıkan, içinde günah işlenebilecek, günah işleme imkânı var olan bir dünyaya varıyor. Sonsuz küçüklükler, en büyük ve en küçük arasındaki sıfatlara özgü zıtlığı ortadan kaldırıyor, bizim asimetrik, birbiri üzerine katlanmış dünyamızı bir başlama izi olarak görmemizi sağlıyor. Bir şeyin başı, ortası, sonu nokta temelli bir anlayışa işaret eder, bizse tek bir izde dahi hem en büyüğe hem en küçüğe ilişkin analizimize girişiyoruz. Zira o iz hem kendi monadını hem monadların ilişkisini hem de monadların integralini (dünyamızı) ifade ediyor.

Peki neden bu dünya? Monadları ve monadların ilişkisini ihtimal, olanak, virtüel olarak tanımladık, peki neden bu dünya gerçekleşti, edimselleşti, aktüelleşti? Çünkü Tanrı bunu seçti. Tanrı neden bunu seçti? Çünkü bu dünya mümkün dünyalar içindeki en iyi dünyaydı. Bunca başa gelenden sonra hala en iyi dünyada olduğumuzu mu iddia ediyoruz? En iyi kavramına yüklenecek böyle bir anlam için Leibniz’den bir asır sonrasını beklememiz gerekir. En iyi dünya bu mu, sorusu bu sebeple anlamsızdır. Zira monadların ilişkisi bir yakınsama ilişkisidir. En iyisi hem bir Tanrı seçimi olarak hem de monadların yakınsayan ilişkisi olarak en iyidir. Tanrı günahkâr bir Adem yaratmamıştır, Adem’in içinde günah işleyebileceği (günah işleme olanağı olan) bir dünyayı yaratmıştır. Dünya bu haliyle en iyidir, zira bedenleşmiştir, gerçekleşmiştir. Yine en küçük ve en büyük arasındaki ilişki hakkında konuşmaktayız. Descartes kuşku duyarak gerilerken kuşku duyamayacağı bir noktaya varma çabasındaydı. Leibniz ise kuşku duymaz, gerçekleşenin analizini yaparak en büyükten en küçüğe dalar ve tekrar ifade edilen en büyüğe ulaşır. Mümkün dünyaların en iyisi olan dünyamız, birbiri üzerine katlanmış ihtimallerden yalnızca biri olarak hem en küçüktür, gerçekleşmiş ve bedenlenmiş bir ifadeler integrali olarak en büyüktür.  Deleuze Barok resim örneğini kullanıyor: barok resmi sınırlandırmamıştır, kilise duvarlarına hapsetmemiştir, o resmi çerçevenin dışına çıkarır ve kendini çokrenkli mermer heykelde gerçekleştirir, heykel ise mimarlıkla aşılır, mimarlıksa cephede bir çerçeve bulur ve bu çerçeve de içeriden kendini söker ve mimarlığı şehircilikte gerçekleştirir; iki ucu birleştirince ressam şehirci haline gelir… sanatların uzanıma dayalı bu birliği, havayı ve toprağı, hatta ateşi ve suyu taşıyan evrensel bir tiyatro kurar… sanat baştan sona socius, barok dansçılarla dolu kamusal, toplumsal alan haline gelir.[3]

                      

Yine aynı eserden başka bir örnekle devam edelim. Barok bol giysilere, bol yakalara ve devasa mantolara sahiptir. Barok tekstilde Leibniz’den ve onun mümkün-dünyaların-en-iyisi kavramından izler görüyoruz. Tiepolo’nun eseri Günahsız Gebelik hem Rokoko dönemi özelliklerini hem Barok dönem karakteristiğini içermektedir. Günahsız Gebelik’te tasvir edilen Meryem bol bir giysi, bol bir örtü ve devasa bir mantoyla resmedilmiştir. Bolluk ve katlanabilir olma hallerinde çeşitli katlanma, dağılma, bölünme ve toplanma biçimleri görmek mümkündür. Uçuşan mantonun bedeni, iki uçtan asimetrik kıvrılmış örtü ve Meryem’in bedenini saran, bedenini kuşatan elbisenin katlanma çizgileri: Uçuşma, katlanma ve kıvrılma; manto, örtü ve elbise tarafından içerilmiştir ve bu eylemler mantoyu, örtüyü ve elbiseyi, tıpkı Adem’in günah işlediği ve işlemediği dünyayı aynı anda içermesi ve ifade etmesi gibi içerir ve ifade eder. Bu uçuşma, katlanma ve kıvrılma izleri Barokta en başta ifade ettiğimiz başlama izlerinden başka bir şey değildir ve sonsuzca uçuşma, katlanma ve kıvrılma izlerinden yalnızca birer tanesidir. Mümkün dünyaların en iyisi yalnızca herhangi-bir dünyayı ifade eder ancak sonsuzca dünyayı içerir. Monadların ilişkisini bu sonsuzca ilişki içinde yakınsayan monadların bir araya gelerek oluşturdukları herhangi-birden Bir’e varan bir ortak beden olarak tasvir ettik. Manto da örtü de elbise de uçuşma, katlanma ve kıvrılmaların ifade ettiği herhangi-birden yalnızca Bir’e geçiştir. Ancak burada bitseydi analizimiz, Bir’i yalnızca küçük parçaların bir araya gelerek oluşturdukları bir büyüklük olarak tanımlamış olurduk. Oysa Bir’in uyumu bir perspektivizm meselesini gündeme getirir. Leibniz’in Nietzsche ile birlikte doruk anlarına ulaşacak bir perspektivizmi keşfettiğini biliyoruz. Bir’e bakmak herhangi-birlere varan bir analizdir evet ama monadların ilişkisi Bir’den daha büyük, yani bizim en büyük dediğimiz sonsuz dünyaların integraline ulaşmadıkça Leibniz’deki perspektivizm atlanır. Perspektivizm öznenin dünyasına ait değildir, yerleşilen dünyanın öznesinde içerilen hakikattir. Her uçma, kıvrılma ve katlanma anı öznede içerilmiş bir perspektiftir. Öznenin görüş izi yoktur ya da daha doğrusu öznenin görüş izlerinin görecelikle ilgisi yoktur. Özne dünyada içerilen sonsuz görüş izinden birine yerleşmiştir: resme bakmıyorum, resmin içerdiği sonsuz uçma, kıvrılma ve katlanma ihtimallerinden birine yerleşiyorum.

                      

    Barok sanatta (ve tekstilde) perspektif; Leibniz’den alınma özne teorisini ve perspektivizmi Diego Velazquez’in Nedimeler tablosunda birleştirir. Ressam dahi herhangi-bir perspektife yerleşir. Resim (ya da yukarıda ifade ettiğimiz üzere resimden ulaştığımız şehir, ressamdan şehirciye; sanatların bir tiyatrosu) görüş izlerinin, bakış açılarının toplamıdır. Bununla da yetinemeyiz, bu izler yalnızca gerçekleşmiş ihtimaller olmaları sebebiyle hala herhangi-bir perspektife işaret ederler. Sonsuz küçüklüklerin keşfi için söylediğimiz gibi, dünyamız en büyüğe, en küçüğe ve tekrar en büyüğe doğru kararmak üzere kendi üstüne uçuşur, katlanır ve kıvrılır. Parça ve bütün arasındaki eski ayrımlardan farklı bir yerde olduğumuzu hissediyoruz. Bu sebeple parça ve bütün felsefelerini bu en büyük - en küçük – en büyük denkleminden alınma bir poz olarak yorumluyoruz, sonsuz dünyamızı kuşatan sonsuz herhangi izlerden herhangi birinin felsefe tarihinde ve düşünme geleneğimizde kuşattığı geometrik, simetrik, dogmatik noktaya ve devasalığına hayret ediyoruz.

            Leibniz’in algılar teorisini de büyük ölçüde monad ve mümkün-dünyaların-en-iyisi kavramları ile açıklamış olduk. Leibniz’in felsefesini büyüklükler ve küçüklükler olarak tanımlamamıza yarayan algı teorisi büyük algıların (bilincin) küçük algıları diferansiyel ilişki yoluyla içermesidir. Parça-bütün hakkında yukarıda bahsettiklerimizi hatırlatalım. Leibniz büyük algıların küçük algılardan oluştuğunu söylemez, sonsuz küçük algının herhangi-bir büyük algıda diferansiyel ilişki yoluyla içerildiğini, bu küçük algıların oluşumsal ögeler olduğunu söyler. Bu sebeple parçalardan bütüne ulaşmayız, parçalardan diferansiyel ilişki ile birbirine bağlanmış türevlere, parçalara ulaşırız, büyük algıları kat eden küçük algılardan hem küçük hem büyük algılara ulaşırız. Parça ve bütünün açık ve seçik algısı değildir Leibniz’in meselesi. Sonsuzca küçük algının açık olan büyük algıyı karanlık olandan organize etmesi, büyük algıda diferansiyel karanlık alanın açık olana doğru kat edilmesi ve tekrar karanlık olana dalarak küçük ve büyük algıların ifade edilmesi Leibniz’in felsefesinin bir cümlelik özetidir. Denizdeki devasa dalgalar sonsuzca küçük dalgaları içerir, bununla yetinmiyoruz, sonsuzca küçük algılar açık olandan karanlık olana dalar ve mümkün tüm dalgaları kat ederek bir arada mümkün olan ve olmayan küçük dalgalara ve bir arada mümkün olan ve olmayan devasa dalgalara ulaşır. Ve dalgaların kıvrılma anları diferansiyel izlerdir, farklanma ve farklılaştırma kıvrımlarıdır. Barok ve Leibniz arasındaki ilişkiyi tespit etmiş bulunuyoruz: Sonsuzluk. Sonsuzluk insan ömrünün ya da sonlu olanın aslında sonsuz olduğuna işaret etmez, kıvrımın sonsuzluğunu ifade eder. Buradan geriye doğru başlayalım metnimizi kıvrımla kat etmeye: kıvrım noktaya karşı asimetrik izdir. Kıvrım kapısız penceresiz odaları, monadları birbirinden ayıran geometrik olmayan duvarlardır. Kıvrım virtüellerin, aktüellerin – olanakların, gerçekleşmelerin diferansiyel ayracıdır. Kıvrım bol mantonun, bol giysinin ve baş örtüsünün sonsuzca uçuşmaları, katlanmaları ve kıvrılmalarıdır. Kıvrım ruhlar ve bedenleri virtüel-aktüel, olanaklı-gerçek olanları kestiği gibi keser ve Orgaz Kontu’nun Gömülüşünde olduğu gibi yatay bir katlanma iziyle ikiye böler: Ruhlar ve Bedenler. Barok da kıvrımı sonsuza götürür; sonsuzca kıvırma işlemidir. Barocco Portekizce işlenmemiş inci demektir: Rönesans’ın simetrik, geometrik üretimine karşı düzensiz, daha doğrusu, kıvrılmış eğriler. Versay’ın peyzajında gördüğümüz Barok kıvrımlardır.

              

Asimetrik iz kavramından olanakların, virtüellerin felsefesi olarak Leibniz felsefesine ya da barok kıvrımlara ulaştık. Bunu felsefe ve sanat tarihindeki bir kırılma anı olarak ifade ediyoruz. Gerçekten de Leibniz felsefesi de Barok sanat da kıvrımı kendi tarihlerinden bir sapma hareketiyle sonsuzca organize etmiştir. Mümkün dünyalardan herhangi-birinin seçimi, yakınsayan bir arada olma halleriyle açıklandığı ölçüde sonsuzca organize olmuş dünyaların birbiriyle benzeşen dünyalar olarak yorumlanma tehlikesini barındırdığını düşünmekteyiz. Bu sebeple Deleuze’ün yeni uyum olarak ifade ettiği projesine değinmemiz gerekmektedir. Odaları ve pencereleri olmayan anlamında karanlık monadların seçimi; yakınsayan monadların birbirlerine ilişmesidir. Oysa sonsuzca dünyalardan Adem’in günah işlediği dünyanın seçimi ile dışarıda kalan dünyalar (Ademin günah işlemediği dünya, Sezar’ın Rubicon ırmağını geçmediği dünya) da kendi ikinci bir seçimini yapar ve monadlar “bir yörüngeye ya da merkezden gitgide uzaklaşarak büyüyen bir spirale açılır (kaosmos)”.[4] Deleuze burada bir arada mümkün olmayan dünyaların, ıraksak dizilerin kıvrımlarını keşfeder. Elbette Leibniz felsefesinin çerçeveleri içinde ıraksak diziler ile yakınsak dizilerin aynı anda gerçekleşmesi kaostur. Deleuze, yine de Leibnizci kaldık der: monadolojiden nomadolojiye (göçebebilime).

Bu yeni olanakları demokratik toplumda ve demokratik bir toplum olarak keşfediyoruz. Günahsız Gebelik’teki örtünün katlanma çizgilerinin örtüde içerildiğini söyledik. Diğer mümkün kıvrımları düşünebildiğimiz ölçüde analizimize kaldığımız yerden devam edebiliriz. Tarihi böyle okuyoruz. Geçmişe ya da geleceğe bakmaktan şimdinin iki uca doğru sonsuzca kıvrılmasını anlıyoruz: bütün devrimci olanakları barındıran toplum: Demokratik bir toplum. Bugünün kadın hakları mücadelesinden neler öğrendiğimize bir bakalım. Leibniz’in yaşadığı dönemde ve öncesinde yakılan cadılara kadar varan bir mücadele tarihinde başka-bir-dünya-mümkün sloganının çınladığı kıvrımları yaşıyoruz. Kadın mücadelesinin sözleşmelerini okuyoruz (örneğin İstanbul Sözleşmesi). Bu yeni olanaklarda keşfettiğimiz demokratik toplumun sözleşmeleri, eski sözleşmelere benzemiyor. Kralla prenslerin, kralla halkın, zenginlerle yoksulların, imzaladığı sözleşmelerden, ilk sözleşmelerden farklı bir noktadayız. Bir sözleşme tüm Anayasaların içerdiği olanaklardan, haklardan daha fazlasını nasıl içerir? Bu soru perspektivizm sorusudur: Kadınlar vardır, LGBTİQ+’lar vardır, Aleviler vardır, Kürtler vardır vs. demenin politik bir eylem halini alması: Yaşam hakkının çoğaltılmasıdır bu. Böyle de kalmıyor varlık iddiası tüm yaşantılama haklarını içeren bir öznellik üretimine varıyor. Ve nihayet karanlıktan-açığa açıktan-karanlığa dalan Leibnizci algılar ve Barok kıvrımlar gibi demokratik bir toplum yepyeni olanakları, yeni yaşam haklarını ve yaşam haklarının içerdiği yaşantılama haklarını keşfetmek üzere tekrar kendi üstüne kıvrılıyor. Baştaki alıntımıza dönelim, Leibniz’in bizi Spinoza’dan daha fazla mahkum etmesi ne demektir? Mahkumiyetimizin sınırlarını belirlememiz gerekir. Mahkumiyet hapsedilmek/kapatılmak ve kuşatılmak değildir. Yaşam ve yaşantılama kıvrımlarını keşfetmek üzere yepyeni kıvrımları yaratma, kıvrımları açma ve tekrar yaratma zorunluluğudur. Bu demokratik bir toplumun ilkesidir. Zorundayız, mahkumuz, zira yeni yaşam ve yaşantılama hallerini üretmedikçe, örgütlemedikçe demokratik bir toplumdan bahsedemeyiz.  Nomadolojinin (göçebe-bilimin) yepyeni olanaklarla örgütlenerek yerleşik değerleri yerinden yurdundan etmesinin izlerini görüyoruz: yara-izleri ve gamzeler. Devrimler hangi anlardır? Buna bir cevap veremiyoruz ama devrimci olanakları tanıyoruz. Varlık iddiası yeni bir iddiaya açılıyor, işte demokratik toplumların kendi keşfi, işte demokratik mücadeleler ve toplumsal kıvrımlar: Yaşama ve Yaşantılama Hakkı. Kıvrımı sonsuza götürmek: Kıvırmak/bükmek, kıvrımları açmak ve tekrar kıvırmak/bükmek.



[1] Gilles Deleuze, Kıvrım: Leibniz ve Barok, Bağlam Yayınları, Ağustos 2006, sy. 105.

[2] “Le Corbusier, La Tourette Manastırı’nı yaparken böyle bir barok ruhtan esinlenmemiş midir?” A.g.e. sy 45.

[3] A.g.e. sy 183.

[4] A.g.e sy. 205.

31 Mayıs 2020 Pazar

VERİ TOPLUMU – 2 : Hareket, Bilgi ve Veri


            Sunum kavramı ile kapattığım ilk bölümde; kaydın iki niteliğinden ve kayıt tarafından yaratılan yeni kendilikten (kayıt-kişi) bahsettim. Şimdi ise veriyi, kişisel veri kavramından ayıran başka bir kavrama yönelmek istiyorum. Kişisel verilerin korunması bağlamında hangi hukuki metine bakılırsa bakılsın öncelikle göze çarpan kişisel verinin, gerçek kişiye ilişkin bir bilgi olduğudur (mevzuatlar bunun yanında birtakım başka hususları da tanımlamaya dahil edebilmektedir). Veri ve kişi başlığı başka bir çalışmamın konusu olacaktır. Bu bölümde veriyi kişisel veri halinden çıkaran bilgi kavramı üzerine yoğunlaşacağım. Bilgi bir şeye ilişkin bir detaydır ve aslında her bir kayıt da bir bilgi kümesidir. Örneğin birinci bölümde teknolojiyi tanımlarken tekniğin bilgisi olarak ifade etmiştim. Teknoloji tekhne ve logia kavramlarından gelir. “…tekhne, yalnızca zanaatsal edim ile becerinin adı değil, aynı zamanda yüksek sanat ile güzel sanatların da adıdır. Tekhne ‘varlığa getirme’ye aittir, poesis’e aittir ve şairane bir şeydir… Platon’un dönemine kadar episteme ile birlikte yol alır…”[1] Varlığa-getirme borçlu olmadır.[2] Heidegger’den yalnızca bu tanımlaması sebebiyle yararlanmaktayım. Çünkü tekhne kavramının bu kökeni bize kayıt, bilgi ve veri arasında gidip gelen tanımı açıklar ve artık bu tanımı şu şekilde kullanabiliriz: Varlığa-getirme hareketinin ve hareket borcunun (borç kavramı için ikinci dipnota bakın) kaydedilmesi veridir. Kaydın merkezi niteliği yahut sunum niteliğine bakılmaksızın veriyi oluşturan kayıt eylemi bu hareketin kaydıdır. Bu kayıt yalnızca kayıt cihazlarıyla, anketlerle, formlarla gerçekleştirilen bir kayıt değildir. Hareket ve kayıt arasındaki ilişki tekhne bağlamında düşünüldüğünde, hareket zaten bir kayıttır. Bir başka ifadeyle her hareketin ilk hareketi kayıttır.

            Egemenlik, hareket ile ilişkisine göre tanımlanır. Bu basitçe harekete egemen olmak demek değildir, bu egemenliğin yalnızca açık bir düzeyidir. Egemen bir de hareketi yönetebilir. Bu yönetim hareketin bir öncesini bir de sonrasını kapsar. Öncesini kapsar çünkü, Heidegger’in deyimiyle varlığa-getirmeyi (veya borçlu-kılmayı) kaydeder. Sonrasını kapsar çünkü bu varlığa-getirme veya borçlu-kılmayı organize eder. Bu öncelik-sonralık bir sıralanma ilişkisi değil, etki etme ve etkilenme ilişkisidir. Bu sebeple sonra olan önceden önce gelebilir. Yahut önce olan sonradan sonra gelebilir. Ama benim için hareket zaten bir kayıttır yani hareketin ilk hareketi kayıttır. Egemenin egemen olduğu yahut egemen olduğunu iddia ettiği veya egemen olmak üzere yola çıktığı organizasyon işte bu kayıttır. Hareket hareketsiz kılınabilir, bu kayıt ile gerçekleşir. Ancak bu hareketi sona erdirmez, hareketsiz kılar. Kayıt bu bağlamda içinde tekrar eden elemanları bulundurmayan bir küme olarak ele alınabilir. Burada ifade etmeye çalıştığım şey bu kötü küme örneği ile düşünülebilir. Kayıt; hareketi hareketsiz kılabileceği gibi onu öngörülebilir/tanımlanabilir de kılabilir. Öyle ki etki ve etkilenme düzeylerinin sabitlenmesi “tekrar eden kayıt” olarak tanımlanabilecek yeni bir hareket-kayıt ilişkisini doğurur (bu konuda Structured Query Language “SQL” denilen sistem pek yararlı bir yönetim ilişkisi sunmaktadır, ancak SQL konusundaki yetersizliğim şimdilik bu hususta konuşmamı engelliyor). Bir de hareketin bilinebilir/katkı-verebilir kılınması söz konusudur. Hareket kimi zaman hareketsiz bırakılamaz, kimi zaman öngörülebilir kılınamaz ama bunlardan arta kalan bazı hallerde bilinebilir/katkı-verebilir kılınabilir. Bu hareketin tamamen ortadan kaldırılamayacağını yahut tamamen organize edilemeyeceğini gösterir. Egemenin, hareketi hareketsiz bırakamaması, öngörülebilir kılamaması halinde bir ihtimal de bilinebilir/katkı-verebilir kılmasıdır. Bu ihtimaller doğmasaydı, hareket en baştan ve doğrudan hareketsiz kılınabilseydi zaten kayıttan bahsetmeye gerek olmazdı ve hareket veya varlığa-getirme bir plandan ya da yalnızca “bir” (büyük Bir) kayıttan ibaret olurdu. Kayıttan bahsettiren bu “çeşitlilik” bir belirlenemez-öngörülemez ve katkı-veremez hareketten kaynaklanır. Bu hareket çeşitli çalışmalarda çeşitli biçimlerde ortaya konmuştur. Madem Heidegger’e atıf ile başladım, bu atıf yalnızca ondan ödünç alınan bir köken araştırmasından kaynaklansa da, onun bu hususta söylediğine kulak vermek istiyorum; “bütün mesele tekniği araç olarak uygun bir tarzda ele almamıza bağlıdır, yapılması gereken şey, deyim yerindeyse tekniğin ruhunu ele geçirmektir, ipleri ele geçirilmelidir, teknik, insanın egemenliğinden sıyrılmaya giriştikçe onu denetim altına almak da bir o kadar zorunlu olur.” İşte harekete ilişkin egemen yaklaşım. Denetim kavramı, tekniğe (varlığa-getirmeye ilişkin kayıt) dışsal ve ona egemen bir güç olarak devrededir. Benim kayıt dediğim biraz budur. Biraz da tekniğin zaten denetim olmasıdır. Burada Heidegger’in kavramlarıyla konuşmuyorum. Daha ziyade Heidegger’den ödünç aldığım kavramlarla Deleuze’ün denetim toplumları kavramı üstüne konuşuyorum.

            Bilinebilir/katkı-verebilir kılmak hangi anlama gelir? Bir hareket hareketsiz kalmadığında, öngörülebilir olmadığında bu üçüncü hali neden ileri sürüyorum? Bu husus bugüne kadar süregelen önemli bir ayrımı açığa çıkarıyor gibi görünmektedir. Çünkü kayıt nasıl ki yalnızca merkezi-belgelerden/anketlerden ya da sunumlardan oluşmayıp hareketin bilgisi haline dönüşüyorsa hareket de ilk bakışta egemene dışsalmış gibi görünen bir hale bürünüyor. Bugünün direniş olarak adlandırılan hareketlerine göz gezdirmek istiyorum. Bunlar egemenden yahut direnilen-şeyden ayrı bir güvenlikli alanda bulunup yer yer çatışma ortamlarına inen hareketler değildir. Bu hareketler şunlara direnirler: 1. Hareketsiz bırakılmaya, 2.Öngörülebilir olmaya. Kayıt kendisine bir üçüncü yolu ürettiğinde yahut bu direniş hareketlerine öykündüğünde her ne pahasına olursa olsun hareketi kendisinin kılmak için direnişi tersten okur, başa döner. Bu bir kayıt-çoğulluğunu tek noktaya toplamaz. Kayıt hareketsiz bırakmaya, öngörülebilir kılmaya devam eder. Ama hareketin bilgisi olan kayıt, hareketi en baştan okuyarak onu denetlenebilir kılar. Bu; bilgi, hareket ve kayıt arasındaki ilk kopuştur. Kayıt bilebilmek için bilgiyi, hareketi ve kendi kendini bunlardan ayırır. Bu işleyişe ilişkin önemli bir farktır. Kayıt, kendi varlık sebeplerini dahi yerlerinden eder. Oraya başka sebepler koyar. Teknik bu şekilde uçsuz bucaksız yepyeni bir aleme dalar. Bu alem ne yalnızca web’in ne de yalnızca sokağın alemidir. Web haline gelmiş bir sokaktaki karanlık bölgelerdir. Kayıt burayı aydınlatmaya yönelir. Hareketi hareketsizleştirmek yahut öngörülebilir kılmak değildi mesele. Bu son mesele aydınlanan -ki bu bile tam anlamıyla aydınlık demek değildir- bu karanlık bölgenin yarın denetime tekrardan bir sorun oluşturmamasıyla kalmaz aynı zamanda bu yarı-aydınlık alan bir üretim alanıdır. Buraya kadar denetim ve üretim kavramları ile yeni bir şey söylenmiş sayılmaz. Ancak bunu bir de ilk bölümde karşılaştığımız kayıt-kişi ile birlikte değerlendirmeliyiz. Colin Koopman’ın takviye kuvveti ile verilerimiz haline geldiğimizi (verileştiğimizi) iddia etmiştim. Şimdi ise kayıt denilen şeyin, hareketin bilgisi olduğunu iddia ediyorum. Bu ikisini birlikte değerlendirdiğimde denetim kavramından ilk kopuşu ileri sürüyorum. Yukarıda kaydın biraz denetime dışsal biraz da denetimin kendisi olduğunu ifade etmiştim. Şimdi ise kaydı tamamlayan üçüncü bir tanım ile karşı karşıyayız. Üçüncü tanımın ürettiği bu yeni alem, hareketin bilgisi (kayıt) ve kayıt-kişilerden oluşan yeni bir etki ve etkilenme ağını ortaya çıkarmıştır.

            Bu yeni alem yönünden harekete ilişkin egemen yaklaşım; hareketsizleştirme, öngörülebilir kılma ve bilinebilir/katkı-verebilir kılma değildir ve aynı zamanda hepsidir. Yalnız bir farkla, egemen bu yeni alanda yoğun bir kavga ortamındadır. Bu üç eski yaklaşımının yanı sıra karanlık alanın bir taramasına girişir. Çünkü teknik öyle bir güçtür ki kararttığının yanında aydınlattığı oldukça küçük bir etki alanından başka bir şey değildir. Kayıt, hareketin bilgisi, bu karanlık alan karşısında sürekli tarama halindedir. Tekniğin Orta Çağını yaşıyoruz. Egemenin ele geçiremediği o karanlık alan artık egemen tarafından ele geçirilebilir görünmemektedir, onu ele geçirebilecek hareketi yaratabilecek tek güç kendisi olmasına rağmen. Direniş ise kendini karartmayı devrimci bir hareket olarak öğrenmiştir ve zaten o karanlık alandaki harekettir. Bu direnişlerin görünür olmadığını yahut kendilerini gizlediğini söylemek anlamına gelmez. Aksine direniş karanlıklaştıkça görünür ve açıktır. Direnişin saldırıları şimdilik görülebilir üç önemli etkiyi ve bir yeni yaşamı yaratır:

Birincisi; direniş hareketin bilgisini saptırır, kaydı bozar. Anonymous henüz bu yazının hazırlanması sırasında George Floyd protestolarına (Mayıs 2020) katıldığını açıkladı ve polis kayıt araçlarına siber saldırılar başlattı. Açıklamaları, Zapatistalar’ın maske takmasına benzer biçimde, ses tanınamaz hale getirilerek yapıldı. Bu açıklama ilk yazıda bahsi geçen sunumun dahi ötesinde bir kayıt biçimidir. Bu açıklama kayıt ile bilgi arasında kurduğumuz ve hareketin bilgisi dediğimiz ilişkiyi dağıtan bir açıklamadır. Bu açıklama açık karartmadır. Artık ses (ya da yüz) hareketsiz kılınamaz, öngörülemez ve bilinemezdir/katkı-veremezdir.

İkincisi; saldırılar kayıt merkezlerine yoğunlaştıkça egemen hareketin kendisi hareketsiz kılınır. Anonymous açıklamasında doğrudan kayıt merkezlerinde ele geçen diğer suçların yayınlanacağını duyurmuştur. Kayıt bu şekilde iki yönlüdür. Her hareket öncelikle kayıttır demiştik. İşte bir kayıt, önceki kayıtları ele geçirdiğinde bu kayıtları ortalığa saçan başka bir kayıt halini de alabilir. Kayıt merkezleri bu gel-git için en uygun ortamlar halini alır.

Üçüncüsü; kayıtlar, üzerlerine yazılan yeni kayıtlarla daha da karartılabilir. Bu hareketsizleştirilemez-öngörülemez-bilinemez alanı örgütler ve çoğaltır. Bu, her bir kayıttan yararlanır ve egemenlik ilişkilerini hedef alarak onları karartır. Bu yeni bir yaşamdır.



[1] Teknik Sorusu, Teknik ve Dönüş – Özdeşlik ve Ayrım, M. Heidegger, Pharmakon 2015, sy.20-21.

(Varlığa getirme nedenselliğe bir müdahaledir ve orada-olan ile kendi kendini varlığa getirmeyen arasındaki gerilime dayanır. Bunun yanı sıra Tekhne kavramı da bu gerilimde kendi-kendini-varlığa-getirmeyen’e dayanır. Kayıt nasıl ki bir harekete ilişkin kayıt ise kaydedilen de harekete dair bir bilgi yahut hareketin bilgisidir. Varlığa-getirme, açığa-çıkarma hareketi nasıl ki Heidegger’in nedenselliğe ilişkin bir müdahalesiyse verinin harekete ilişkin bir bilgi olarak tanımlanması da verinin hukuki çerçevesine bir müdahaledir.)

[2] A.g.e. sy. 15. – “bizlerin neden, Romalıların ise causa dediği şey, Yunanlarda aition, bir başkasını borçlu kılan demektir.”


16 Mayıs 2020 Cumartesi

VERİ TOPLUMU - 1 : Kayıt ve Veri



            Steve Jobs, 2007 yılındaki “pek ilham verici” tanıtım konuşmasında 2001 Ipod hakkında şunu söylüyor: “bu aygıt sadece müzik dinleme şeklimizi değiştirmedi, bütün bir müzik endüstrisini değiştirdi… biz bugün başka bir devrimci teknolojiyi tanıtıyoruz, Multi-touch.”

            Bugün bu multi-touch ile neler yapabiliyoruz? Kuşkusuz bu teknoloji de yalnızca dokunma biçimimizi değiştirmekle kalmadı, dokunma eylemimiz ile bir başka “alem” arasındaki bağlantıyı kurdu. Öyle ki bu alemle olan ilişkimiz multi-touch ile birlikte çok önemli bir teması da doğurdu. Dokunma eyleminin kendisini buton-beden ilişkisi ile sınırlamaktan kurtardı ve aygıt-beden ilişkisini yarattı. Bu durum elbette, aygıtlar ile girdiğimiz ilişkinin yalnızca bir biçimi. Ama bu hususlardan çok daha önce, artık çok daha sıkı bağlar ile bağlı olduğumuz o alemin tarihini kayıt fiili başlatmak istiyorum: Kaydetmek. Colin Koopman da How we became our data, isimli kitabında önemli bir soru soruyor; verilerimiz haline nasıl geldik? Bu sorunun önemini bir soykütük çalışması ile ortaya koyuyor. Çalışması doğum ve ölüm sertifikaları ile başlıyor; devlet, artık nerede kaç kişinin olduğunun, doğumların ne kadar olduğunun vs. belirlenmesine yöneliyor. Bugün açık bir biçimde biliyoruz ki bu amaçlar nüfus, eğitim, güvenlik vb. politikalar ile doğrudan bağlantılıdır. Tüm kayıtların eksiksiz bir biçimde yaratılması elbette uzun bir zaman alıyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nde merkezi hükümete coğrafi bakımdan en yakın eyaletlerde süreç çok daha hızlı işliyor ve bu eyaletlerden daha hızlı kayıt akışı sağlanıyor. Bu eyaletlerin merkezi hükümete coğrafi yakınlığı ve “gelişmişlik” (merkezileşme) seviyeleri arasındaki ilişkinin de doğrusal olduğunu belirtmek (çoğunlukla) hatalı olmayacaktır. Bunun yanı sıra, kayıtlarda önemli olabileceğini düşündüğüm başka bir husus da doğum kayıtları tutulurken iki ana başlığın yer almasıdır: Beyaz (white) ve Renkli (colored)[1]. (Bu resmi kayıtlarda yer alan ana ayrım “renkli” başlığı altında siyahileri, Meksikalıları vs. içermektedir, bunların kayıtları da ayrıca tutulmaktadır.) Colin Koopman bu kayıtları, kayıt eyleminin asıl başlangıcı olarak alıyor. Bunun sebebi hakkında şu yorum yapılabilir, kaydedenler ve kaydedilenler arasında ilişkiyi sunan modern kayıt eylemi hakikaten de doğum-ölüm sertifikalarıdır. Zira bu sertifikalar yalnızca doğum-ölüm sayısının tespitine ilişkin değil, kişiye ait tüm bilgilerin elde edilmesini sağlayan kayıtlardır.[2] Nihayet bu kayıtlarda, kayıt numarası ve bir seri numarası da yer alır. Böylece bu kayıtlar ile modern anlamda ilk kayıt-kişi de ortaya çıkmış olur. Colin Koopman bu yeni insan tipini informational-person (ben kayıt-kişi olarak çevirmeyi tercih ediyorum) olarak tanımlar. Çalışmasında bu kişinin doğası-özüyle değil tarihi/işleyişi ile ilgilendiğini de belirtir. Bu kişinin sonuç olarak iki tartışmaya kendisini götürdüğünü ifade eder, ilki bu kişinin politik organizasyonu, ikincisi bu organizasyonun tarihsel karakteri.[3]

            Bu kayıt eyleminin doğurduğu kayıt-kişi politik bir ilişkidir. Öyle ki merkezi kayıt eyleminin iki tarafını içerir, bir kaydeden ve bir kaydedilen. Kaydeden aynı zamanda bu kayıtlarla kendini yeniden üreten bir kayıt sistemini de ifade eder (örneğin teknoloji, tekniğin bilgisi, kayıt eylemi ile hareket eder ve kaydederek “ilerler”). Bu ilişkinin devletler tarihinde güvenlik-sağlık-nüfus-eğitim vb. politikalar yönünden önemi tartışmasızdır. Bir de toplumsal olan bağlamında yarattığı ve bizim bugün daha açık bir biçimde gözlemleyebildiğimiz denetleme ilişkisini doğurmaktadır (örneğin bugün savaştan kaçıp ülkemize sığınan özellikle Suriye halkları ve diğer halklar gündeme geldiğinde doğum oranlarına ilişkin kayıtlar hep aşağılayıcı-ırkçı bir politikanın bir denetleyici ‘verisi’ halinde servis edilmektedir). Benzer kayıtların ABD’de ilk ortaya çıktığı dönemden bu yana benzer bir politikayı doğurduğu ABD resmi kayıtlarında yer alan ırk ayrımlarından da görülmektedir. Öyleyse kayıt eylemine ilişkin ilk amaç (hem de sonuç) ortaya çıkmıştır. Kayıt; öncelikle merkezi bir hesaptır. Kayıt yalnızca bir işleyiş değil aynı zamanda nihayete ermiş merkezi bir analizdir. Bu iki tanımlama kayıt-kişinin içerdiği başka kişileri de gösterir, kişi ve merkez.

            Güvenlik-sağlık-nüfus-eğitim vb. kavramların (merkezi bağlamlarında) bu merkezi kayıt ilişkisine atfı işte doğum-ölüm sertifikaları ile başlatılabilir. Ancak bunlarla sınırlamaz elbette. Bu merkezi kayıt ilişkisine güncel bir örnek vermek istiyorum, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Nisan ayının başında Pandemi İzolasyon Takip Projesi isminde bir proje duyurdu. Projenin amacı Covid-19 ile mücadele olarak açıklandı. Bu mücadele risk gruplarının yahut enfekte olmuş/olma ihtimali olanların sokağa çıkması halinde cep telefonlarına mesaj gönderilmesi ile gerçekleştirilecekti. Nitekim Nisan ayının başında bu gruplara mesaj gitmeye başladı. Öyle ki, kimileri evinin balkonuna çıktığında dahi “sokağa çıkmayın,” mesajı aldılar, (kendi çevremde yaşadığım bir olay). Bu bir uyarı mesajıydı, zira sokağa çıkmaya devam edenlerin kolluk kuvvetlerine bildirileceği de mesaj da yer alıyordu. (Bu konuda Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında tespit ettiğim eksiklikleri ve birtakım aykırılıkları yazdığım yazım 10 Nisan’da Gazete Duvar’da yayınlandı.)[4] Proje kaydın bugünkü hukuki tipine, kişisel veriye ilişkindi. Nisan ayının ortalarından itibaren herhangi bir kimseye mesaj atıldığını duymadım, proje belki de askıya alındı. Ancak doğum sertifikalarına benzer bir biçimde bu proje de merkezi bir kayıt ilişkisini kullanmaktaydı. Öyle ki yalnızca kişilere ait konum kayıtları (kişisel veri konusuna geleceğim) değil; yaş, sağlık, GSM bilgileri gibi bir dizi kayda da ihtiyaç duyuluyordu.

            Bu ve benzeri merkezi kayıt ilişkileri kaydeden ve kaydedilen arasında yeni bir egemenlik alanını doğurmuştur. Öyle ki bu kayıtları (öncelikle) kişilere ait bilgiler olarak deneyimlemek mümkündür. Ama ben Colin Koopman tarafından yapılan çalışmadan da destek alarak daha önce kullandığım kavramı yine kullanmak istiyorum: Kaydedilen kayıt sahipleri değildir, kaydedilen kayıt-kişidir. Bu kişi bizim iki bölü birimiz değil, iki bölü ikimizdir. Bir başka deyişle, kayıt-kişi kişilerin de dahil olduğu bir yeni kendiliktir. Zira iki bölü iki, birbirini dönüştüren, birbirini yeniden üreten bir kendilik ilişkisidir. Bu artık aynadaki yansımamız bile değil, (şimdilik) merkez kayıtta yer alan bir ikincidir (bu bir sıra/numaralandırma ilişkisi değildir). Bu kendilik ile merkezi kuvvet bize dışsal bir organizasyon gibi, bir takipçi gibi görünür. Cep telefonu kullanmayan babam, takip edilmediğini düşünebilir ama bankalardan vergi dairelerine, sağlık kuruluşlarından şirketlere vs. bir takip sisteminin içindedir. Bu merkezi kuvvetlerle girdiğimiz ilk ilişkide oluşturulan öncelikle kayıt ilişkisidir. Bu ilişki Colin Koopman tarafından oldukça zihin açıcı bir tanımlama ile kullanılan “fasten” kelimesi ile ilişkilidir. Fasten bağlamak, sabitlemek anlamına gelir. Ancak bu kelimenin eski İngilizce’de, fast (hızlı) ile benzer biçimde “hızlandırmak” anlamında kullanıldığını öğrendim. Colin Koopman da kitabında bu ilişkiye işaret etmektedir, iki anlamda kullanıyorum, bilgi düzeneği bizi hem bağlar hem de hızlandırır.[5] Bu yaratıcı fikir bizi, merkezi kayıt süreçlerinin iki niteliği arasında düşünmeye zorlamaktadır. Sağlık kuruluşundaki kaydım, örneğin hastalık geçmişim, bundan sonra yapılacak tüm tetkik ve tedavilerde görünür kılınmamı sağlayacak bir sabitleme ve aynı zamanda önceki süreçleri tekrarlatmayan ve yeni süreci hızlandıran bir aşama girdisidir. Kayıt-kişi, sabitleme ve hızlandırma süreçlerinin etkin kişisidir.

            Bu kayıtlara hukukta bugün kişisel veri (personal data) denilmektedir. Kişisel veri teknolojik gelişme ile birlikte özellikle Avrupa’da gelişmiş ve veri koruma kavramsallaştırması ile birçok ülkede ve ülkemizde anayasal bir hak olarak tanımlanmıştır. Daha teknik bir tanım: EU GDPR (Avrupa Veri Koruma Regülasyonu) ve 6698 sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu kapsamında: “Gerçek kişiler ile bağlanabilen her türlü bilgi kişisel veridir.” Bir kişisel veri, gerçek kişiyle ilgili her türden kayıttır. Bu hukuki tanımın ilk öznesi ilgili kişidir, verisi kaydedilen kişi. İkinci bir özne ise kanunlarda veri sorumlusu (data controller) olarak belirlenmiştir. Bu kişi de veriyi kaydeden kişidir. Kayıt eylemi kanunlarda; depolama, muhafaza etme, elde edilebilir hale getirme, kullanma vb. diğer eylemleri içerir. Bir de kanunlarda, bu eylemin otomatik – kısmen otomatik yahut bir dosyalama (filing) sisteminin parçası olarak gerçekleştirilmesi gerektiği öngörülmüştür. Yasa-koyucular bu eylem ve sistemler dışındaki kayıtları kanunun uygulama alanından çıkarmıştır.

            Ancak bu hukuki ilişki, kayıt eyleminin bugün yalnızca bir tipini oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra kanunlarda, bu kanunların uygulama alanını doğurmayacağı özne ve ilişkiler sayılırken önemli gördüğüm merkezi, tümel kavramlara başvurulmuştur: Milli güvenlik, kamu sağlığı, kamu güvenliği. Bu tümel kavramların tarafları artık ilgili kişi ve veri sorumlusu değildir, kayıt-kişi ve kaydedendir. Kaydedenin kayıtlarla kendini yeniden üreten bir kayıt sistemini de ifade ettiğini hatırlatmak isterim. Öyleyse kaydın hukuki tanımlaması; hukuki özneler, kayıt ilişkilerinin yalnızca bir halidir. Hala merkezi bir kayıt ilişkisi içinde düşünmekteyiz.

            Yazının başında alıntı yaptığım tanıtım konuşmasında Steve Jobs’ın multi-touch’ı tanımlarken, dikkat çekici bulduğum bir ifadesi daha vardı, “biz yeni teknolojide bir işaret aygıtı kullanmak istemiyoruz, biz bir dokunmatik ekran kalemi (stylus) kullanmak istemiyoruz, biz her yere yanımızda götürdüğümüz bir başka aygıtı kullanmak istiyoruz, parmaklarımızı.” Bu gelişmeyi “devrimci” kılan neydi? Elbette kayıt eylemini akıllı telefonların tarihi ile yahut bunların teknolojileri ile sınırlamak değil derdim, aksine bunu bir örnek olarak kullanıyorum. Dokunmak bu teknolojiyle birlikte artık kayıttır. Bu duyuyu algılayan ekranlar, dokunma eyleminin de alanını genişletti, gözün ekrana “dokunması”, bu dokunmanın süresinin (ekrana ne kadar baktığımızın, hangi fotoğrafa hangi süreyle baktığımızın) ve hatta dokunurken ve bakarken kalp atışlarının ölçümü… Artık dokunma biçimimizi değiştiren bu teknolojiyi Jobs’ın ifadesiyle devrimci kılan zorunlu bir kayıt ilişkisini doğurmasıdır. Bu kayıt; merkezi olduğu gibi içkin hale getirmiştir. Sertifikalarımız/kimliklerimiz bir yetkili merci, merkez tarafından doldurulmakla kalmıyor, bir anket gibi her günümüzü bizzat kaydediyoruz. Bu kayıt sistemi, kanunların veri tanımıyla hem kayıt biçimi hem de kayıt nesnesi bakımından birebir örtüşmektedir. Merkezi içkin kılan, kendi kendimizi kaydettiren aygıtlar, kaydı veri olarak tanımlamamıza yarar. Çünkü hem otomatik hem sistemlidir (otomatik olan zaten sistemlidir). Bu sistem hem kayıt süreçlerinin tanımlanmasında hem de kaydı veri haline getirmede, onu bu şekilde tanımlamada baş aktördür.

Artık veri kavramı hukuki değil yaşamsal bir kayıttır. Bir veri, yaşamımızın bir, yalnızca bir sunumudur. Bu veri birden çok veriyi içerebilir. Fotoğraflarımızı kaydederken lokasyonumuzu paylaşıyoruz, X kişisi Londra Üniversitesi – Royal Holloway. Bu bir veri manzarasıdır, bir de kayıt-kişidir (ve hatta veri-kişi olarak da kullanılabilir ama ilk elden hukuki veri ile karışma riski vardır). Her uyandığımız gün doğum sertifikalarımızı doldurur gibi kendimizi kaydediyoruz ve sunuyoruz. Kayıt-kişinin oluşmasında merkezi bir ilişkiye ihtiyaç duymuyoruz. Merkezin bir memuru bize anket yapar gibi kayıt-kişiyi oluşturmuyor, biz kayıt-kişiyi her gün ağ biçimli örüyoruz. Bu ağ biçimi hem web kavramına atıf hem de kayıt-kişinin üretimine yönelen sürecin adıdır. Çünkü sunumumuz çoğunlukla web’te (ya da benzer diğer servislerde) gerçekleşiyor ve kayıt-kişi ile bizim aramızdaki tüm ayrımları tasfiye ediyor. Milli güvenlik, kamu güvenliği, kamu sağlığı vb. tümel kavramlar, kayıt-kişilerimiz ile aralarımızdaki ayrımların ortadan kalkmasıyla çoğunlukla bizim tarafımızdan yeniden ve daha sıkı disiplin anlayışı ile tanımlanıyor. Bütün bu süreçleri diğer kayıt-kişilerden ayırmamalıyız. Bu aygıtların kullanılmaması kesinlikle kayıt-kişiyi ortadan kaldırmıyor, sunum alanını daraltıyor. Cep telefonu kullanmayan babam ve akıllı telefon kullanmayan yazar komşum arasındaki tek fark cep telefonu ile görüşmeler yapması değil ya da tek benzerlik her birinin daha büyük bir kayıt aygıtıyla kontrol ediliyor olması da değil (merkezi kayıt ilişkisi kesinlikle sona ermiş değil, onun içkin hale gelmesi de yalnızca bu tarz bir sunum kavramı ile sınırlanabilir nitelikte değil). Babam bir internet kullanıcısı, y ise değil. X ve y bir banka kartı – kredi kartı kullanıcısı; her ikisi de kredi başvurusunda kendilerini sunmakla mükellefler. Yahut yurtdışına çıkıyorum: “ben güvenliyim ve param da var ve (artık daha belirgin biçimde) üstelik buyurun Covid-19 testlerimin sonuçları; negatif, şahane değil mi…”

Bizi kitabın başlığına, verilerimiz haline nasıl geldik, sorusuna geri döndürdü sunum kavramı. Biz artık veriyiz ve yarın kayıt-kişiyi yeniden üretmede ve sunmada çok istekliyiz.


[1] Birth, Stillbirth, Infant Morality Statistics for The Birth Registration Area of the United States 1932 (Eighteenth Annual Report), sy. 2-5-6.
[2] Sertifika örneği için, How We Became Our Data, Colin Koopman, The University of Chicago Press, Chicago and London, sy. 52.
[3] A.g.e. sy 9.
[5] How We Became Our Data, Colin Koopman, The University of Chicagp Press, Chicago and London, sy 12.

7 Mayıs 2020 Perşembe

Spinoza - Negri: Lanetli Demokrasi



Üç önemli başlık, üç önemli soru, üç önemli kavram üstüne düşünmek istiyorum: özgürlük, barış, demokrasi. Uzunca bir süredir üstüne belki binlerce şey yazılmış olan bu kavramları bir arada düşünmek, neden hala bir ihtiyaçtır? Bugün evlerimizde kapalıyken kimimiz, bu kavramlar, başlıklar, sorular anlamlarını yitirmek bir yana, neden hala o çok aranan aşıymış gibi görünmektedir? Ben bu soruların üstüne, bir çalışma davetiyle, bir kitap ismiyle yoğunlaşmak istiyorum. Evet, yalnızca bir kitap ile… “Aykırı Spinoza: Gündem(deki/dışı) Çeşitlemeler – Antonio Negri”

            Bir şeyler karalamadan önce birkaç soru sormak istiyorum:

1.  Lanetli demokrasi ne demektir?
2.  Demokrasi bir yönetim biçimi midir?
3. Demokrasi hukuki midir, yoksa politik mi? Yahut böyle bir ayrım mümkün müdür?
4. Özgürlük, barış ve demokrasi arasındaki ilişki nedir?
5. Bugün, Covid-19’un hükmü altında, evlere kapanmış bizler için demokrasi yalnızca siyasilerin başvurduğu bir yönelim midir?
6. Covid-19 demokratik toplumu toptan rafa mı kaldırmıştır?
7. Covid-19 Avrupa’nın göçmen krizini nasıl unutturmuştur?

Bu sorular çoğaltılabilir. Ancak benim, bu sorularla yazımı kısıtlamaktan kastım, biraz daha derli toplu düşünebilmektir. Bugüne kadar epey tüketilmiş görünen bir kavram seti hakkında konuşmak zor olabilir. Bu durum, kavramsal bir açmazdan ziyade toprağın çoraklığından kaynaklanır. Özgürlük, barış, demokrasi; çorak toprakların değil çorak topraklardan çıkan sonsuzca yaşamların kavramlarıdır.

Negri’nin kitabı özellikle Spinoza’nın bitmemiş Politik İncelemesi’ne (Tractatus Politicus) sıklıkla atıf yapar. Bu atıflar çoğunlukla Spinoza’nın Teolojik-Politik İnceleme (Tractatus Theologico-Politicus) isimli kitabı ile gerilimli bir ilişki içinde yapılır. Daha doğru bir ifadeyle, Aykırı Spinoza, bu iki kitap arasındaki gerilimden beslenir. Her iki kitabın ana hattı da yukarıda kullandığım üç kavram üzerinedir. Ancak bunlara eklenmesi gereken iki kavramla tartışmaya girişmek faydalı olabilir. Hak ve güç kavramları ile…

Spinoza’yı döneminin filozoflarından ayıran, onu Gündem(deki/dışı) kılan bu iki kavram arasındaki ilişkidir: Her şey gücü ölçüsünde hakka sahiptir. Doğal hakkın tanımı budur. Birbirine atıf yapan hak ve güç kavramları arasındaki bu ilişki elbette çok eski bir tartışmayı da beraberinde getirir. Bu tartışma, güç ve hakkın birbiriyle bu kadar ilişkiye girdiği bir tanımlamanın karşısında, toplumsal olanın nasıl tanımlanacağına dayanır. Kimi yazarlar bu tartışmayı hukuki bir tartışma olarak kısıtlamakta ve toplumsal olan-bireysel olan ayrımına dayanmaktadır. Bu da zamanının kurucu bir tartışmasıdır. Bunun yanı sıra, hak ve güç arasındaki bu ilişki doğrultusunda ileri sürülen belki de en önemli fikir, bireysel olanın toplumsal olan içinde eritilmesi, güç ilişkilerinin yalnızca halkın, ulusun, milletin temsili tanımları ile açıklanmasıdır. Bu örgütlenme biçimini önemli kılan, güç ve hak kavramlarının birleştirici, tekleştirici bir sis bulutuyla kaplanmasıdır. Nihayet böylesi bir örgütlenme için de ilk elden (ama pek ilk elden) Spinoza’nın müdahalesi geçerlidir.

O halde Spinoza’yı aykırı ve demokrasiyi lanetli kılan nedir? Zira tüm toplumsal örgütlenmeler zaten güç ile hak arasındaki bu ilişkiyi ya da bir benzerini varsaymaktadır. Spinoza, bütün bu varsayımlardan farklı olarak, tek tek tüm tekilliklerin hak ve güçlerini muhafaza ettiğini söyler (Jarig Jelles’e mektubunda bunu açık açık ifade eder). Hak ve gücün herhangi bir egemene yahut egemen topluma devredilmemesi ve bunun savunulması önemli bir ayrımı doğurur. Hak ve güç hukuki bir nitelik olmadığı gibi tekin, tekleştiricinin, birleştiricinin meşruluğunu kuran bir onay da değildir. Hak ve güç tekilliğin hareketi, doğanın ifadesidir. Özgürlük işte bu harekettir, ifadedir. Akla hemen, özgürlüğün hukuki tanımı gelebilir. Spinoza hak ve gücü herhangi bir hukuki düzeneğe yahut bir egemene devretmemişti. Bu sebeple Spinoza’da özgürlük başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biten bir hareket alanı değil, bir başkasının özgürlüğü ile hareket alanını genişleten bir güçtür, örgütlenmedir, ortak bedendir. Öyle ki, Spinoza şu basit sözü söylüyor; iki insan güçlerini birleştirdiğinde tek başlarına olduğundan daha fazla hakları vardır (TP – 2&13). İşte özgürlük, yasal bir tanımlama değil bir ortak bedenin kuruluşudur. Bu kurucular, aklın buyrukları ile yaşayanlardır. Akıl, bedene hiyerarşik-ayrıcalıklı bir bölge değil, etik-politik bedenin kendisidir. Buyruk ise yasağın, emrin, hiyerarşinin dili değil, doğanın ifadesidir. Spinoza’nın lanetli demokrasisi ile karşı karşıyayız. Lanetli demokrasi bir yönetim biçimi değil, toplumsal bir hareket alanıdır. Demokrasi, hukuki bir söylem değil bir yaşantılamadır. Demokratik toplum işte özgür, ortak bedendir. Egemen, halk, ulus, millet demokrasinin kavramları yahut özneleri değildir. Onlar yönetim biçimi olarak, ortak bedene öykünen temsillerdir, gündeme geldiklerinde ortak bedenden çarpıtılan hukuki, kanuni, meşru bir makineyi karşımıza çıkaran temsillerdir. Bu makine en baştaki devre dayanmaktadır, doğal hakkın devrine dayanmaktadır ve birçokları için korkutucu ve canavarsı olan doğal hakkın üzerine inşa edilmektedir. Hep savaş durumuna gönderme yapılan bu doğal hak muhafazası, bir yönüyle savaş ve barış arasındaki yaşamsal ayrımı da ortaya çıkarmıştır. Öyle ki; barış, savaşın yokluğu olarak tanımlandıkça, doğal hak bir savaş durumudur, evet. Ancak baştan bu yana atıf yapılan kurucu, ortak beden; savaş durumunun değil, barışın bir yaşantısıdır. Ancak bu barış, savaşın olmadığı zamanlarda hüküm sürmez, o tam da barışın yokluğu karşısında direnen makinedir ve zira barışın olmadığı tek zaman özgürlüğün olmadığı zamandır, savaş (hatta savaşsızlık) zamanıdır.

Önemli olabileceğini düşündüğüm anayasal, hukuki bir metinden yararlanmak istiyorum. Negri ve Hardt’ın Çokluk ve İmparatorluk isimli kitaplarında bu metine benzer şekilde değinilmektedir. Amerikan Anayasası’nın bir parçası olan 1791 tarihli Haklar Bildirgesi’nin hemen ikinci maddesinde; hür bir eyaletin güvenliği için halkın silah taşıma hakkının kısıtlanamayacağı belirtilir. Bu maddenin önemi ne federe sistem ne de silah/şiddet güzellemesinden kaynaklanır. Zira sorunum ne eyalet sistemi (ya da yerel yönetim-merkezi yönetim ayrımı) ne de kovboy güzellemesidir. Burada iki önemli kavramla bir hak tanımlaması yapılmıştır; “hür eyalet” ve “güvenlik” kavramları ile koruma hakkı. Söz konusu madde ABD’de her yıl insanların ölümüne sebebiyet vermektedir ve ikiyüz küsur yıldır tartışılmaktadır. İnsanlık tarihinin belki de en önemli hukuki metinlerinden biri sayılabilecek bu metnin ikinci maddesini silah ticaretinin ve Amerikan şehirlerindeki şiddetin varlık sebebi haline getiren bu madde aynı zamanda bir zamanlar etkin olan Kara Panterler Partisi’nin (yarı meşru, yarı gayri-meşru parti) seçimlerde en büyük koruyucusudur da. Zira bu parti seçim çalışmaları sırasında ve seçim günlerinde kendi seçmenlerini ve organizasyonlarını korumak adına silah taşımıştır. Partiyi Google’da ismiyle aratınca dahi bir yanda silah taşıyan polisler hemen bir metre karşılarında ise silah taşıyan parti üyeleri görülmektedir. (Bu enteresan görüntü; silahlanmaya övgü, silaha övgü bağlamında okunacak olursa burada kastettiğim hiçbir anlam yakalanamaz, ben bu derece sığ bir okumadan çok sıkıldım ve bu tarz bir anlayamama halini artık kabul edemiyorum.) ABD’nin kuruluşunu beyaz üstünlüğü üzerinden anlatan bir film olan The Birth of a Nation (Bir Milletin Doğuşu) isimli D.W. Griffith filminde; film sonunda ırkçı bir örgüt olan KKK (Ku Klux Klan) beyazları siyahların “üstünlüğünden” kurtarmakta ve seçim günü siyahların evlerinden dışarı çıkmasına ve oy kullanmasına atlı, zırhlı ve silahlı klan üyeleri ile engel olmaktadır ve bu sahne beyazların zaferinin bir göstergesi olarak sunulmuştur. İki refleks arasında önemli bir ayrım görülebilir. Demokrasi tartışması hukuk zemininde yürütüldüğünde dahi bu ayrım hemen göze çarpmaktadır. Bu ayrım şiddetin, silahın, vahşetin, öldürmenin, savunusuna dayanan bir ayrım değildir, özgürlüğe ilişkin bir ayrımdır. Hukuki özgürlüğün dahi korunmaya çalışıldığı bu politik ortam barış ortamını değil, barışsızlık ortamını dahi değil, savaş halini gösterir. O halde barış da basitçe savaşın yokluğu olarak değil, özgürlük ve demokrasi talebi ile doğrudan bağlı bir hareket olarak tanımlanır. İşte lanetli demokrasi, bir ifşa hareketine dayanıyor. Nietzscheci (1844-1900) Spinoza (1632-1677), savaşın tüm görünümlerinin (buna savaşın demokratik-hukuki görünümü dahildir) bir ifşasıdır. Spinoza’nın çalışmasının önemi bu ifşa hareketindedir.

TP’nin son sayfalarında (Spinoza’nın ömrü kitabı tamamlamaya yetmemiştir), kadınlarla erkeklerin birlikte yaşadığı zamanlarda erkeklerin yönetimde olduğuna ve bu durumun kadınların zayıflığından kaynaklandığına ilişkin ifadeleri ise facia görünen bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. Benim de sıklıkla düştüğüm bu facia tartışma iki yönden okunabilir. Eğer bu ifadelerin ilk kısmıyla sınırlı bir tartışma yürütürsek Spinoza’nın pek de aykırı olmadığı, onun demokratik bir toplumu düşünmeye davet etmediği açıkça söylenir. Ancak Spinoza’nın ölümü ile biten bu sayfanın devamında şunlar yer almaktadır: Bundan başka, eğer insani duygular düşünülürse, eğer çoğu zaman erkeklerin kadınlara duydukları aşkın, cinsel iştahtan başka bir kaynağı olmadığı ve onlardaki zihinsel niteliklere ve bilgeliğe ancak güzel oldukları ölçüde değer verdikleri, sevdikleri kadının kendilerinden başkasını tercih etmesine katlanamadıkları ve bu türden başka şeyler kabul edilirse, barış için büyük zarar yaratmadan kadınlarla erkeklerin eşit hükümranlığının tesis edilemeyeceği hiç zorluk çekilmeden görülecektir.(Politik İnceleme – Spinoza, Dost Yayınları 2012, sy. 111)

Burada barış ortamını, savaşın yokluğu haline çeviren/çevirmeye yönelen kişi, aşkı yalnız cinsel iştah olarak (vd.) kabul eden kişidir. Daha açık bir ifadeyle, kadın-erkek arasında savaşı körükleyen bu kişidir. Bugün Kadına-Karşı-Şiddeti doğuran da işte bu savaş ortamını yaratan, demokratik toplumu ortadan kaldıran ve özgürlüğü tasfiye eden kişidir. Bu kişi şiddetin, savaşın ortamını yaratan kişidir ve bu kişinin dahil olduğu, barış içinde yaşayan bir toplumsal beden yaratmak mümkün değildir. Onun varlığı bizzat savaşın varlığıdır. Barış ortamı, kadınların ortak bedenden, bu bedenin hareketinden dışlanması ile bozulur. Beden bir biyolojik organizma değil örgütlenmedir. (Bu husustaki tüm “toplumsal cinsiyet” ve “cinsel fark” gibi zengin kavramları başka bir çalışmamda işlemek istiyorum ama Spinoza atfıyla ilgili kısımda, TP’nin son sayfası hakkında tartışma davetimi tüm arkadaşlarım için tekrar ediyorum.)

Demokratik toplum tartışması, bugün Covid-19 ile birlikte biraz daha görünür kılınmıştır. Covid-19, doğa gerçeğini savaş-barış kavramlarını yeniden düşündürtmektedir. Sebebi ve sonucu birçok farklı şekilde sunulabilecek bu mutasyonun bana kalırsa gösterdiği en önemli husus doğanın doğru-yanlış tanımazlığıdır. Bu tanımazlık etkiler ve etkilenmeler bağlamında işler. Savaş bir etkilenme olduğu kadar etkilemedir de: İnsan hiyerarşisinin bir etkisi olan savaş ve insan acizliğinin etkilenmesi olan savaş. Spinoza’nın sıklıkla atıf yaptığı aklın buyrukları, yine devrededir. Bu aklın bedene hiyerarşik olmadığı, Spinozacı aklın bir ortak beden olduğu ve buyruktan anlaşılması gerekenin emir, yasa, günah olmadığı yalnızca ortak bedenin ifadesi olduğu tekrar hatırlanmalıdır. Doğa karşısında hiyerarşik düşünce ve bedensel zayıflık fikirleri bugün bir kez daha “demokratik toplumu” zorunlu olarak gündemine almalıdır. Demokratik toplum, üstünlük yahut zayıflıkla değil aklın buyrukları doğrultusunda uyum içinde (bu uyumun mücadeleyi ve kavgayı içereceği unutulmadan) yaşayandır. Demokratik toplum, bir kez kurulan, bir kez onaylanan yahut oylanan bir toplum değildir, demokratik toplum mücadeleyi ve kavgayı savaş halini almadan içeren ve kendini tekrar üretmek zorunda olan toplumdur, bunun adı demokratikleşmedir ve bu toplum doğanın dışında, üstünde, altında, içinde, sağında, solunda…değildir. Demokratik toplum doğadır. Covid-19’a karşı bugün girişilen mücadele biçimi doğayla savaşı körüklemektedir. Koca koca belediyelerin, devletlerin, sokakları kimyasallarla yıkadığını bir düşünelim. Bu bir kâbus değil, gerçeğin ta kendisi! Bugün insan, yine doğadan ayrıymış gibi, doğanın buyruklarına aykırı davranabilirmiş gibi tavır takınmaya devam etmektedir. Ama her bir tavır, bizi yine etki ve etkilenmelerden bahsetmeye itmektedir. Kimyasallarla yıkanan sokaklar pırıl pırıl olamazlar (bu konuda bir kısım deterjan, sabun üreticilerinin aynı kanıda olmadığını belirtelim). Bu tavır savaştır! Belki bundan onlarca yıl sonra utanılacak bir savaştır bu! Yetmiyor, ilaç sektörü ve tıp bilimi kendisini tek gerçek olarak sunmak istiyor. Bu sunum da hiçbir şey sunmuyor, savaşın derinleştirilmesinden başka.

Kaldı ki, bununla da yetinilmiyor, Covid-19 dünyanın çeşitli bölgelerinde denetimi ve gözetimi derinleştirecek bir sebebe indirgeniyor. Örneğin, Çin’de vakaların tespiti ve kontrolü tüm vatandaşların sağlık verilerinin tam denetimi ve gözetimi ile gerçekleştirildi. Çok daha açık bir biçimde toplumlararası ilişkiler denetimin ve gözetimin belki de en katı haliyle kısıtlandı. Yaklaşık bir-iki ay önce Avrupa değerlerini felce uğratan bir göçmen dalgası bir sömürgeci refleksi ile püskürtülmüştü. Yunanistan ve Türkiye sınırında kalan göçmenlerin akıbeti her geçen gün biraz daha bulanıklaşıyor zihinlerimizde. Ama 8-9 yıllık bir iç savaşın (Suriye iç-savaşı, Suriye’nin bir iç savaşı değildir) imgeleri, sahillere vuran ölü çocuklar belki unutuldu bile. Bu Covid-19’la ilgili önemli bir gerçeği yine açığa vurdu; dünyamızda sorunlar dahi hiyerarşik olarak gündem değeri taşımaktadır! Birçok halk, kendi içine kapanma refleksini derinleştirdi. Gözetilmeyi, denetlenmeyi ve kapatılmayı arzular hale geldik. Oysa demokratik bir toplum için Covid-19, tüm utançlarla yeniden yüzleşme ihtimalini gündeme getirmiştir, bu yüzleşmeye davet etmiştir.

Yine bugün dayanışmanın önemi ya tamamen tasfiye ediliyor ya da tamamen kısır bir döngüye sokuluyor. Evlerimizde kilitli kaldığımız ve adeta, geldiğimiz bu noktada, eve kapatılmayı istediğimiz bir mücadele biçiminden bahsediyoruz. Üstüne kafa yorulmamış bir dayanışma; tartışma ve ortak akla dayanmayan bir dayanışma; dayanışma değil ahlaki emir ve hukuki yasak silsilesidir. Bugünün kısır döngüsü zengine fakirin borcunu ödetmektir. Bugünün kısır döngüsü; demokrasiyi, en kalabalığın isteği nedir, sorusuna verilen cevapla sınırlamaktır. Dayanışmaysa seçenekleri ortadan kaldıran ve çözümü üreten bir kurucu güçtür. Dayanışma, demokratik toplumun ortaklaşmasıdır. Bugün görünen dayanışma değil, felaket karşısında duyulan ahlaki sorumluluktur. Bu eleştirel yaklaşım, bu ahlaki sorumluluğu yok saymaz, bunun kötünün iyisi olduğunu reddetmez, hatırlatır. Bu eleştiri bir davettir. Bugün tüm bu felaketler karşısında kendi demokratikleşme mücadelelerinin tarihini yazacak olanlar aklın buyruklarıyla yaşayanlardır, demokratik toplumlardır, demokrasiyi inşa edebilecek kurucu güçlerdir.