31 Mayıs 2020 Pazar

VERİ TOPLUMU – 2 : Hareket, Bilgi ve Veri


            Sunum kavramı ile kapattığım ilk bölümde; kaydın iki niteliğinden ve kayıt tarafından yaratılan yeni kendilikten (kayıt-kişi) bahsettim. Şimdi ise veriyi, kişisel veri kavramından ayıran başka bir kavrama yönelmek istiyorum. Kişisel verilerin korunması bağlamında hangi hukuki metine bakılırsa bakılsın öncelikle göze çarpan kişisel verinin, gerçek kişiye ilişkin bir bilgi olduğudur (mevzuatlar bunun yanında birtakım başka hususları da tanımlamaya dahil edebilmektedir). Veri ve kişi başlığı başka bir çalışmamın konusu olacaktır. Bu bölümde veriyi kişisel veri halinden çıkaran bilgi kavramı üzerine yoğunlaşacağım. Bilgi bir şeye ilişkin bir detaydır ve aslında her bir kayıt da bir bilgi kümesidir. Örneğin birinci bölümde teknolojiyi tanımlarken tekniğin bilgisi olarak ifade etmiştim. Teknoloji tekhne ve logia kavramlarından gelir. “…tekhne, yalnızca zanaatsal edim ile becerinin adı değil, aynı zamanda yüksek sanat ile güzel sanatların da adıdır. Tekhne ‘varlığa getirme’ye aittir, poesis’e aittir ve şairane bir şeydir… Platon’un dönemine kadar episteme ile birlikte yol alır…”[1] Varlığa-getirme borçlu olmadır.[2] Heidegger’den yalnızca bu tanımlaması sebebiyle yararlanmaktayım. Çünkü tekhne kavramının bu kökeni bize kayıt, bilgi ve veri arasında gidip gelen tanımı açıklar ve artık bu tanımı şu şekilde kullanabiliriz: Varlığa-getirme hareketinin ve hareket borcunun (borç kavramı için ikinci dipnota bakın) kaydedilmesi veridir. Kaydın merkezi niteliği yahut sunum niteliğine bakılmaksızın veriyi oluşturan kayıt eylemi bu hareketin kaydıdır. Bu kayıt yalnızca kayıt cihazlarıyla, anketlerle, formlarla gerçekleştirilen bir kayıt değildir. Hareket ve kayıt arasındaki ilişki tekhne bağlamında düşünüldüğünde, hareket zaten bir kayıttır. Bir başka ifadeyle her hareketin ilk hareketi kayıttır.

            Egemenlik, hareket ile ilişkisine göre tanımlanır. Bu basitçe harekete egemen olmak demek değildir, bu egemenliğin yalnızca açık bir düzeyidir. Egemen bir de hareketi yönetebilir. Bu yönetim hareketin bir öncesini bir de sonrasını kapsar. Öncesini kapsar çünkü, Heidegger’in deyimiyle varlığa-getirmeyi (veya borçlu-kılmayı) kaydeder. Sonrasını kapsar çünkü bu varlığa-getirme veya borçlu-kılmayı organize eder. Bu öncelik-sonralık bir sıralanma ilişkisi değil, etki etme ve etkilenme ilişkisidir. Bu sebeple sonra olan önceden önce gelebilir. Yahut önce olan sonradan sonra gelebilir. Ama benim için hareket zaten bir kayıttır yani hareketin ilk hareketi kayıttır. Egemenin egemen olduğu yahut egemen olduğunu iddia ettiği veya egemen olmak üzere yola çıktığı organizasyon işte bu kayıttır. Hareket hareketsiz kılınabilir, bu kayıt ile gerçekleşir. Ancak bu hareketi sona erdirmez, hareketsiz kılar. Kayıt bu bağlamda içinde tekrar eden elemanları bulundurmayan bir küme olarak ele alınabilir. Burada ifade etmeye çalıştığım şey bu kötü küme örneği ile düşünülebilir. Kayıt; hareketi hareketsiz kılabileceği gibi onu öngörülebilir/tanımlanabilir de kılabilir. Öyle ki etki ve etkilenme düzeylerinin sabitlenmesi “tekrar eden kayıt” olarak tanımlanabilecek yeni bir hareket-kayıt ilişkisini doğurur (bu konuda Structured Query Language “SQL” denilen sistem pek yararlı bir yönetim ilişkisi sunmaktadır, ancak SQL konusundaki yetersizliğim şimdilik bu hususta konuşmamı engelliyor). Bir de hareketin bilinebilir/katkı-verebilir kılınması söz konusudur. Hareket kimi zaman hareketsiz bırakılamaz, kimi zaman öngörülebilir kılınamaz ama bunlardan arta kalan bazı hallerde bilinebilir/katkı-verebilir kılınabilir. Bu hareketin tamamen ortadan kaldırılamayacağını yahut tamamen organize edilemeyeceğini gösterir. Egemenin, hareketi hareketsiz bırakamaması, öngörülebilir kılamaması halinde bir ihtimal de bilinebilir/katkı-verebilir kılmasıdır. Bu ihtimaller doğmasaydı, hareket en baştan ve doğrudan hareketsiz kılınabilseydi zaten kayıttan bahsetmeye gerek olmazdı ve hareket veya varlığa-getirme bir plandan ya da yalnızca “bir” (büyük Bir) kayıttan ibaret olurdu. Kayıttan bahsettiren bu “çeşitlilik” bir belirlenemez-öngörülemez ve katkı-veremez hareketten kaynaklanır. Bu hareket çeşitli çalışmalarda çeşitli biçimlerde ortaya konmuştur. Madem Heidegger’e atıf ile başladım, bu atıf yalnızca ondan ödünç alınan bir köken araştırmasından kaynaklansa da, onun bu hususta söylediğine kulak vermek istiyorum; “bütün mesele tekniği araç olarak uygun bir tarzda ele almamıza bağlıdır, yapılması gereken şey, deyim yerindeyse tekniğin ruhunu ele geçirmektir, ipleri ele geçirilmelidir, teknik, insanın egemenliğinden sıyrılmaya giriştikçe onu denetim altına almak da bir o kadar zorunlu olur.” İşte harekete ilişkin egemen yaklaşım. Denetim kavramı, tekniğe (varlığa-getirmeye ilişkin kayıt) dışsal ve ona egemen bir güç olarak devrededir. Benim kayıt dediğim biraz budur. Biraz da tekniğin zaten denetim olmasıdır. Burada Heidegger’in kavramlarıyla konuşmuyorum. Daha ziyade Heidegger’den ödünç aldığım kavramlarla Deleuze’ün denetim toplumları kavramı üstüne konuşuyorum.

            Bilinebilir/katkı-verebilir kılmak hangi anlama gelir? Bir hareket hareketsiz kalmadığında, öngörülebilir olmadığında bu üçüncü hali neden ileri sürüyorum? Bu husus bugüne kadar süregelen önemli bir ayrımı açığa çıkarıyor gibi görünmektedir. Çünkü kayıt nasıl ki yalnızca merkezi-belgelerden/anketlerden ya da sunumlardan oluşmayıp hareketin bilgisi haline dönüşüyorsa hareket de ilk bakışta egemene dışsalmış gibi görünen bir hale bürünüyor. Bugünün direniş olarak adlandırılan hareketlerine göz gezdirmek istiyorum. Bunlar egemenden yahut direnilen-şeyden ayrı bir güvenlikli alanda bulunup yer yer çatışma ortamlarına inen hareketler değildir. Bu hareketler şunlara direnirler: 1. Hareketsiz bırakılmaya, 2.Öngörülebilir olmaya. Kayıt kendisine bir üçüncü yolu ürettiğinde yahut bu direniş hareketlerine öykündüğünde her ne pahasına olursa olsun hareketi kendisinin kılmak için direnişi tersten okur, başa döner. Bu bir kayıt-çoğulluğunu tek noktaya toplamaz. Kayıt hareketsiz bırakmaya, öngörülebilir kılmaya devam eder. Ama hareketin bilgisi olan kayıt, hareketi en baştan okuyarak onu denetlenebilir kılar. Bu; bilgi, hareket ve kayıt arasındaki ilk kopuştur. Kayıt bilebilmek için bilgiyi, hareketi ve kendi kendini bunlardan ayırır. Bu işleyişe ilişkin önemli bir farktır. Kayıt, kendi varlık sebeplerini dahi yerlerinden eder. Oraya başka sebepler koyar. Teknik bu şekilde uçsuz bucaksız yepyeni bir aleme dalar. Bu alem ne yalnızca web’in ne de yalnızca sokağın alemidir. Web haline gelmiş bir sokaktaki karanlık bölgelerdir. Kayıt burayı aydınlatmaya yönelir. Hareketi hareketsizleştirmek yahut öngörülebilir kılmak değildi mesele. Bu son mesele aydınlanan -ki bu bile tam anlamıyla aydınlık demek değildir- bu karanlık bölgenin yarın denetime tekrardan bir sorun oluşturmamasıyla kalmaz aynı zamanda bu yarı-aydınlık alan bir üretim alanıdır. Buraya kadar denetim ve üretim kavramları ile yeni bir şey söylenmiş sayılmaz. Ancak bunu bir de ilk bölümde karşılaştığımız kayıt-kişi ile birlikte değerlendirmeliyiz. Colin Koopman’ın takviye kuvveti ile verilerimiz haline geldiğimizi (verileştiğimizi) iddia etmiştim. Şimdi ise kayıt denilen şeyin, hareketin bilgisi olduğunu iddia ediyorum. Bu ikisini birlikte değerlendirdiğimde denetim kavramından ilk kopuşu ileri sürüyorum. Yukarıda kaydın biraz denetime dışsal biraz da denetimin kendisi olduğunu ifade etmiştim. Şimdi ise kaydı tamamlayan üçüncü bir tanım ile karşı karşıyayız. Üçüncü tanımın ürettiği bu yeni alem, hareketin bilgisi (kayıt) ve kayıt-kişilerden oluşan yeni bir etki ve etkilenme ağını ortaya çıkarmıştır.

            Bu yeni alem yönünden harekete ilişkin egemen yaklaşım; hareketsizleştirme, öngörülebilir kılma ve bilinebilir/katkı-verebilir kılma değildir ve aynı zamanda hepsidir. Yalnız bir farkla, egemen bu yeni alanda yoğun bir kavga ortamındadır. Bu üç eski yaklaşımının yanı sıra karanlık alanın bir taramasına girişir. Çünkü teknik öyle bir güçtür ki kararttığının yanında aydınlattığı oldukça küçük bir etki alanından başka bir şey değildir. Kayıt, hareketin bilgisi, bu karanlık alan karşısında sürekli tarama halindedir. Tekniğin Orta Çağını yaşıyoruz. Egemenin ele geçiremediği o karanlık alan artık egemen tarafından ele geçirilebilir görünmemektedir, onu ele geçirebilecek hareketi yaratabilecek tek güç kendisi olmasına rağmen. Direniş ise kendini karartmayı devrimci bir hareket olarak öğrenmiştir ve zaten o karanlık alandaki harekettir. Bu direnişlerin görünür olmadığını yahut kendilerini gizlediğini söylemek anlamına gelmez. Aksine direniş karanlıklaştıkça görünür ve açıktır. Direnişin saldırıları şimdilik görülebilir üç önemli etkiyi ve bir yeni yaşamı yaratır:

Birincisi; direniş hareketin bilgisini saptırır, kaydı bozar. Anonymous henüz bu yazının hazırlanması sırasında George Floyd protestolarına (Mayıs 2020) katıldığını açıkladı ve polis kayıt araçlarına siber saldırılar başlattı. Açıklamaları, Zapatistalar’ın maske takmasına benzer biçimde, ses tanınamaz hale getirilerek yapıldı. Bu açıklama ilk yazıda bahsi geçen sunumun dahi ötesinde bir kayıt biçimidir. Bu açıklama kayıt ile bilgi arasında kurduğumuz ve hareketin bilgisi dediğimiz ilişkiyi dağıtan bir açıklamadır. Bu açıklama açık karartmadır. Artık ses (ya da yüz) hareketsiz kılınamaz, öngörülemez ve bilinemezdir/katkı-veremezdir.

İkincisi; saldırılar kayıt merkezlerine yoğunlaştıkça egemen hareketin kendisi hareketsiz kılınır. Anonymous açıklamasında doğrudan kayıt merkezlerinde ele geçen diğer suçların yayınlanacağını duyurmuştur. Kayıt bu şekilde iki yönlüdür. Her hareket öncelikle kayıttır demiştik. İşte bir kayıt, önceki kayıtları ele geçirdiğinde bu kayıtları ortalığa saçan başka bir kayıt halini de alabilir. Kayıt merkezleri bu gel-git için en uygun ortamlar halini alır.

Üçüncüsü; kayıtlar, üzerlerine yazılan yeni kayıtlarla daha da karartılabilir. Bu hareketsizleştirilemez-öngörülemez-bilinemez alanı örgütler ve çoğaltır. Bu, her bir kayıttan yararlanır ve egemenlik ilişkilerini hedef alarak onları karartır. Bu yeni bir yaşamdır.



[1] Teknik Sorusu, Teknik ve Dönüş – Özdeşlik ve Ayrım, M. Heidegger, Pharmakon 2015, sy.20-21.

(Varlığa getirme nedenselliğe bir müdahaledir ve orada-olan ile kendi kendini varlığa getirmeyen arasındaki gerilime dayanır. Bunun yanı sıra Tekhne kavramı da bu gerilimde kendi-kendini-varlığa-getirmeyen’e dayanır. Kayıt nasıl ki bir harekete ilişkin kayıt ise kaydedilen de harekete dair bir bilgi yahut hareketin bilgisidir. Varlığa-getirme, açığa-çıkarma hareketi nasıl ki Heidegger’in nedenselliğe ilişkin bir müdahalesiyse verinin harekete ilişkin bir bilgi olarak tanımlanması da verinin hukuki çerçevesine bir müdahaledir.)

[2] A.g.e. sy. 15. – “bizlerin neden, Romalıların ise causa dediği şey, Yunanlarda aition, bir başkasını borçlu kılan demektir.”


16 Mayıs 2020 Cumartesi

VERİ TOPLUMU - 1 : Kayıt ve Veri



            Steve Jobs, 2007 yılındaki “pek ilham verici” tanıtım konuşmasında 2001 Ipod hakkında şunu söylüyor: “bu aygıt sadece müzik dinleme şeklimizi değiştirmedi, bütün bir müzik endüstrisini değiştirdi… biz bugün başka bir devrimci teknolojiyi tanıtıyoruz, Multi-touch.”

            Bugün bu multi-touch ile neler yapabiliyoruz? Kuşkusuz bu teknoloji de yalnızca dokunma biçimimizi değiştirmekle kalmadı, dokunma eylemimiz ile bir başka “alem” arasındaki bağlantıyı kurdu. Öyle ki bu alemle olan ilişkimiz multi-touch ile birlikte çok önemli bir teması da doğurdu. Dokunma eyleminin kendisini buton-beden ilişkisi ile sınırlamaktan kurtardı ve aygıt-beden ilişkisini yarattı. Bu durum elbette, aygıtlar ile girdiğimiz ilişkinin yalnızca bir biçimi. Ama bu hususlardan çok daha önce, artık çok daha sıkı bağlar ile bağlı olduğumuz o alemin tarihini kayıt fiili başlatmak istiyorum: Kaydetmek. Colin Koopman da How we became our data, isimli kitabında önemli bir soru soruyor; verilerimiz haline nasıl geldik? Bu sorunun önemini bir soykütük çalışması ile ortaya koyuyor. Çalışması doğum ve ölüm sertifikaları ile başlıyor; devlet, artık nerede kaç kişinin olduğunun, doğumların ne kadar olduğunun vs. belirlenmesine yöneliyor. Bugün açık bir biçimde biliyoruz ki bu amaçlar nüfus, eğitim, güvenlik vb. politikalar ile doğrudan bağlantılıdır. Tüm kayıtların eksiksiz bir biçimde yaratılması elbette uzun bir zaman alıyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nde merkezi hükümete coğrafi bakımdan en yakın eyaletlerde süreç çok daha hızlı işliyor ve bu eyaletlerden daha hızlı kayıt akışı sağlanıyor. Bu eyaletlerin merkezi hükümete coğrafi yakınlığı ve “gelişmişlik” (merkezileşme) seviyeleri arasındaki ilişkinin de doğrusal olduğunu belirtmek (çoğunlukla) hatalı olmayacaktır. Bunun yanı sıra, kayıtlarda önemli olabileceğini düşündüğüm başka bir husus da doğum kayıtları tutulurken iki ana başlığın yer almasıdır: Beyaz (white) ve Renkli (colored)[1]. (Bu resmi kayıtlarda yer alan ana ayrım “renkli” başlığı altında siyahileri, Meksikalıları vs. içermektedir, bunların kayıtları da ayrıca tutulmaktadır.) Colin Koopman bu kayıtları, kayıt eyleminin asıl başlangıcı olarak alıyor. Bunun sebebi hakkında şu yorum yapılabilir, kaydedenler ve kaydedilenler arasında ilişkiyi sunan modern kayıt eylemi hakikaten de doğum-ölüm sertifikalarıdır. Zira bu sertifikalar yalnızca doğum-ölüm sayısının tespitine ilişkin değil, kişiye ait tüm bilgilerin elde edilmesini sağlayan kayıtlardır.[2] Nihayet bu kayıtlarda, kayıt numarası ve bir seri numarası da yer alır. Böylece bu kayıtlar ile modern anlamda ilk kayıt-kişi de ortaya çıkmış olur. Colin Koopman bu yeni insan tipini informational-person (ben kayıt-kişi olarak çevirmeyi tercih ediyorum) olarak tanımlar. Çalışmasında bu kişinin doğası-özüyle değil tarihi/işleyişi ile ilgilendiğini de belirtir. Bu kişinin sonuç olarak iki tartışmaya kendisini götürdüğünü ifade eder, ilki bu kişinin politik organizasyonu, ikincisi bu organizasyonun tarihsel karakteri.[3]

            Bu kayıt eyleminin doğurduğu kayıt-kişi politik bir ilişkidir. Öyle ki merkezi kayıt eyleminin iki tarafını içerir, bir kaydeden ve bir kaydedilen. Kaydeden aynı zamanda bu kayıtlarla kendini yeniden üreten bir kayıt sistemini de ifade eder (örneğin teknoloji, tekniğin bilgisi, kayıt eylemi ile hareket eder ve kaydederek “ilerler”). Bu ilişkinin devletler tarihinde güvenlik-sağlık-nüfus-eğitim vb. politikalar yönünden önemi tartışmasızdır. Bir de toplumsal olan bağlamında yarattığı ve bizim bugün daha açık bir biçimde gözlemleyebildiğimiz denetleme ilişkisini doğurmaktadır (örneğin bugün savaştan kaçıp ülkemize sığınan özellikle Suriye halkları ve diğer halklar gündeme geldiğinde doğum oranlarına ilişkin kayıtlar hep aşağılayıcı-ırkçı bir politikanın bir denetleyici ‘verisi’ halinde servis edilmektedir). Benzer kayıtların ABD’de ilk ortaya çıktığı dönemden bu yana benzer bir politikayı doğurduğu ABD resmi kayıtlarında yer alan ırk ayrımlarından da görülmektedir. Öyleyse kayıt eylemine ilişkin ilk amaç (hem de sonuç) ortaya çıkmıştır. Kayıt; öncelikle merkezi bir hesaptır. Kayıt yalnızca bir işleyiş değil aynı zamanda nihayete ermiş merkezi bir analizdir. Bu iki tanımlama kayıt-kişinin içerdiği başka kişileri de gösterir, kişi ve merkez.

            Güvenlik-sağlık-nüfus-eğitim vb. kavramların (merkezi bağlamlarında) bu merkezi kayıt ilişkisine atfı işte doğum-ölüm sertifikaları ile başlatılabilir. Ancak bunlarla sınırlamaz elbette. Bu merkezi kayıt ilişkisine güncel bir örnek vermek istiyorum, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Nisan ayının başında Pandemi İzolasyon Takip Projesi isminde bir proje duyurdu. Projenin amacı Covid-19 ile mücadele olarak açıklandı. Bu mücadele risk gruplarının yahut enfekte olmuş/olma ihtimali olanların sokağa çıkması halinde cep telefonlarına mesaj gönderilmesi ile gerçekleştirilecekti. Nitekim Nisan ayının başında bu gruplara mesaj gitmeye başladı. Öyle ki, kimileri evinin balkonuna çıktığında dahi “sokağa çıkmayın,” mesajı aldılar, (kendi çevremde yaşadığım bir olay). Bu bir uyarı mesajıydı, zira sokağa çıkmaya devam edenlerin kolluk kuvvetlerine bildirileceği de mesaj da yer alıyordu. (Bu konuda Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında tespit ettiğim eksiklikleri ve birtakım aykırılıkları yazdığım yazım 10 Nisan’da Gazete Duvar’da yayınlandı.)[4] Proje kaydın bugünkü hukuki tipine, kişisel veriye ilişkindi. Nisan ayının ortalarından itibaren herhangi bir kimseye mesaj atıldığını duymadım, proje belki de askıya alındı. Ancak doğum sertifikalarına benzer bir biçimde bu proje de merkezi bir kayıt ilişkisini kullanmaktaydı. Öyle ki yalnızca kişilere ait konum kayıtları (kişisel veri konusuna geleceğim) değil; yaş, sağlık, GSM bilgileri gibi bir dizi kayda da ihtiyaç duyuluyordu.

            Bu ve benzeri merkezi kayıt ilişkileri kaydeden ve kaydedilen arasında yeni bir egemenlik alanını doğurmuştur. Öyle ki bu kayıtları (öncelikle) kişilere ait bilgiler olarak deneyimlemek mümkündür. Ama ben Colin Koopman tarafından yapılan çalışmadan da destek alarak daha önce kullandığım kavramı yine kullanmak istiyorum: Kaydedilen kayıt sahipleri değildir, kaydedilen kayıt-kişidir. Bu kişi bizim iki bölü birimiz değil, iki bölü ikimizdir. Bir başka deyişle, kayıt-kişi kişilerin de dahil olduğu bir yeni kendiliktir. Zira iki bölü iki, birbirini dönüştüren, birbirini yeniden üreten bir kendilik ilişkisidir. Bu artık aynadaki yansımamız bile değil, (şimdilik) merkez kayıtta yer alan bir ikincidir (bu bir sıra/numaralandırma ilişkisi değildir). Bu kendilik ile merkezi kuvvet bize dışsal bir organizasyon gibi, bir takipçi gibi görünür. Cep telefonu kullanmayan babam, takip edilmediğini düşünebilir ama bankalardan vergi dairelerine, sağlık kuruluşlarından şirketlere vs. bir takip sisteminin içindedir. Bu merkezi kuvvetlerle girdiğimiz ilk ilişkide oluşturulan öncelikle kayıt ilişkisidir. Bu ilişki Colin Koopman tarafından oldukça zihin açıcı bir tanımlama ile kullanılan “fasten” kelimesi ile ilişkilidir. Fasten bağlamak, sabitlemek anlamına gelir. Ancak bu kelimenin eski İngilizce’de, fast (hızlı) ile benzer biçimde “hızlandırmak” anlamında kullanıldığını öğrendim. Colin Koopman da kitabında bu ilişkiye işaret etmektedir, iki anlamda kullanıyorum, bilgi düzeneği bizi hem bağlar hem de hızlandırır.[5] Bu yaratıcı fikir bizi, merkezi kayıt süreçlerinin iki niteliği arasında düşünmeye zorlamaktadır. Sağlık kuruluşundaki kaydım, örneğin hastalık geçmişim, bundan sonra yapılacak tüm tetkik ve tedavilerde görünür kılınmamı sağlayacak bir sabitleme ve aynı zamanda önceki süreçleri tekrarlatmayan ve yeni süreci hızlandıran bir aşama girdisidir. Kayıt-kişi, sabitleme ve hızlandırma süreçlerinin etkin kişisidir.

            Bu kayıtlara hukukta bugün kişisel veri (personal data) denilmektedir. Kişisel veri teknolojik gelişme ile birlikte özellikle Avrupa’da gelişmiş ve veri koruma kavramsallaştırması ile birçok ülkede ve ülkemizde anayasal bir hak olarak tanımlanmıştır. Daha teknik bir tanım: EU GDPR (Avrupa Veri Koruma Regülasyonu) ve 6698 sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu kapsamında: “Gerçek kişiler ile bağlanabilen her türlü bilgi kişisel veridir.” Bir kişisel veri, gerçek kişiyle ilgili her türden kayıttır. Bu hukuki tanımın ilk öznesi ilgili kişidir, verisi kaydedilen kişi. İkinci bir özne ise kanunlarda veri sorumlusu (data controller) olarak belirlenmiştir. Bu kişi de veriyi kaydeden kişidir. Kayıt eylemi kanunlarda; depolama, muhafaza etme, elde edilebilir hale getirme, kullanma vb. diğer eylemleri içerir. Bir de kanunlarda, bu eylemin otomatik – kısmen otomatik yahut bir dosyalama (filing) sisteminin parçası olarak gerçekleştirilmesi gerektiği öngörülmüştür. Yasa-koyucular bu eylem ve sistemler dışındaki kayıtları kanunun uygulama alanından çıkarmıştır.

            Ancak bu hukuki ilişki, kayıt eyleminin bugün yalnızca bir tipini oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra kanunlarda, bu kanunların uygulama alanını doğurmayacağı özne ve ilişkiler sayılırken önemli gördüğüm merkezi, tümel kavramlara başvurulmuştur: Milli güvenlik, kamu sağlığı, kamu güvenliği. Bu tümel kavramların tarafları artık ilgili kişi ve veri sorumlusu değildir, kayıt-kişi ve kaydedendir. Kaydedenin kayıtlarla kendini yeniden üreten bir kayıt sistemini de ifade ettiğini hatırlatmak isterim. Öyleyse kaydın hukuki tanımlaması; hukuki özneler, kayıt ilişkilerinin yalnızca bir halidir. Hala merkezi bir kayıt ilişkisi içinde düşünmekteyiz.

            Yazının başında alıntı yaptığım tanıtım konuşmasında Steve Jobs’ın multi-touch’ı tanımlarken, dikkat çekici bulduğum bir ifadesi daha vardı, “biz yeni teknolojide bir işaret aygıtı kullanmak istemiyoruz, biz bir dokunmatik ekran kalemi (stylus) kullanmak istemiyoruz, biz her yere yanımızda götürdüğümüz bir başka aygıtı kullanmak istiyoruz, parmaklarımızı.” Bu gelişmeyi “devrimci” kılan neydi? Elbette kayıt eylemini akıllı telefonların tarihi ile yahut bunların teknolojileri ile sınırlamak değil derdim, aksine bunu bir örnek olarak kullanıyorum. Dokunmak bu teknolojiyle birlikte artık kayıttır. Bu duyuyu algılayan ekranlar, dokunma eyleminin de alanını genişletti, gözün ekrana “dokunması”, bu dokunmanın süresinin (ekrana ne kadar baktığımızın, hangi fotoğrafa hangi süreyle baktığımızın) ve hatta dokunurken ve bakarken kalp atışlarının ölçümü… Artık dokunma biçimimizi değiştiren bu teknolojiyi Jobs’ın ifadesiyle devrimci kılan zorunlu bir kayıt ilişkisini doğurmasıdır. Bu kayıt; merkezi olduğu gibi içkin hale getirmiştir. Sertifikalarımız/kimliklerimiz bir yetkili merci, merkez tarafından doldurulmakla kalmıyor, bir anket gibi her günümüzü bizzat kaydediyoruz. Bu kayıt sistemi, kanunların veri tanımıyla hem kayıt biçimi hem de kayıt nesnesi bakımından birebir örtüşmektedir. Merkezi içkin kılan, kendi kendimizi kaydettiren aygıtlar, kaydı veri olarak tanımlamamıza yarar. Çünkü hem otomatik hem sistemlidir (otomatik olan zaten sistemlidir). Bu sistem hem kayıt süreçlerinin tanımlanmasında hem de kaydı veri haline getirmede, onu bu şekilde tanımlamada baş aktördür.

Artık veri kavramı hukuki değil yaşamsal bir kayıttır. Bir veri, yaşamımızın bir, yalnızca bir sunumudur. Bu veri birden çok veriyi içerebilir. Fotoğraflarımızı kaydederken lokasyonumuzu paylaşıyoruz, X kişisi Londra Üniversitesi – Royal Holloway. Bu bir veri manzarasıdır, bir de kayıt-kişidir (ve hatta veri-kişi olarak da kullanılabilir ama ilk elden hukuki veri ile karışma riski vardır). Her uyandığımız gün doğum sertifikalarımızı doldurur gibi kendimizi kaydediyoruz ve sunuyoruz. Kayıt-kişinin oluşmasında merkezi bir ilişkiye ihtiyaç duymuyoruz. Merkezin bir memuru bize anket yapar gibi kayıt-kişiyi oluşturmuyor, biz kayıt-kişiyi her gün ağ biçimli örüyoruz. Bu ağ biçimi hem web kavramına atıf hem de kayıt-kişinin üretimine yönelen sürecin adıdır. Çünkü sunumumuz çoğunlukla web’te (ya da benzer diğer servislerde) gerçekleşiyor ve kayıt-kişi ile bizim aramızdaki tüm ayrımları tasfiye ediyor. Milli güvenlik, kamu güvenliği, kamu sağlığı vb. tümel kavramlar, kayıt-kişilerimiz ile aralarımızdaki ayrımların ortadan kalkmasıyla çoğunlukla bizim tarafımızdan yeniden ve daha sıkı disiplin anlayışı ile tanımlanıyor. Bütün bu süreçleri diğer kayıt-kişilerden ayırmamalıyız. Bu aygıtların kullanılmaması kesinlikle kayıt-kişiyi ortadan kaldırmıyor, sunum alanını daraltıyor. Cep telefonu kullanmayan babam ve akıllı telefon kullanmayan yazar komşum arasındaki tek fark cep telefonu ile görüşmeler yapması değil ya da tek benzerlik her birinin daha büyük bir kayıt aygıtıyla kontrol ediliyor olması da değil (merkezi kayıt ilişkisi kesinlikle sona ermiş değil, onun içkin hale gelmesi de yalnızca bu tarz bir sunum kavramı ile sınırlanabilir nitelikte değil). Babam bir internet kullanıcısı, y ise değil. X ve y bir banka kartı – kredi kartı kullanıcısı; her ikisi de kredi başvurusunda kendilerini sunmakla mükellefler. Yahut yurtdışına çıkıyorum: “ben güvenliyim ve param da var ve (artık daha belirgin biçimde) üstelik buyurun Covid-19 testlerimin sonuçları; negatif, şahane değil mi…”

Bizi kitabın başlığına, verilerimiz haline nasıl geldik, sorusuna geri döndürdü sunum kavramı. Biz artık veriyiz ve yarın kayıt-kişiyi yeniden üretmede ve sunmada çok istekliyiz.


[1] Birth, Stillbirth, Infant Morality Statistics for The Birth Registration Area of the United States 1932 (Eighteenth Annual Report), sy. 2-5-6.
[2] Sertifika örneği için, How We Became Our Data, Colin Koopman, The University of Chicago Press, Chicago and London, sy. 52.
[3] A.g.e. sy 9.
[5] How We Became Our Data, Colin Koopman, The University of Chicagp Press, Chicago and London, sy 12.

7 Mayıs 2020 Perşembe

Spinoza - Negri: Lanetli Demokrasi



Üç önemli başlık, üç önemli soru, üç önemli kavram üstüne düşünmek istiyorum: özgürlük, barış, demokrasi. Uzunca bir süredir üstüne belki binlerce şey yazılmış olan bu kavramları bir arada düşünmek, neden hala bir ihtiyaçtır? Bugün evlerimizde kapalıyken kimimiz, bu kavramlar, başlıklar, sorular anlamlarını yitirmek bir yana, neden hala o çok aranan aşıymış gibi görünmektedir? Ben bu soruların üstüne, bir çalışma davetiyle, bir kitap ismiyle yoğunlaşmak istiyorum. Evet, yalnızca bir kitap ile… “Aykırı Spinoza: Gündem(deki/dışı) Çeşitlemeler – Antonio Negri”

            Bir şeyler karalamadan önce birkaç soru sormak istiyorum:

1.  Lanetli demokrasi ne demektir?
2.  Demokrasi bir yönetim biçimi midir?
3. Demokrasi hukuki midir, yoksa politik mi? Yahut böyle bir ayrım mümkün müdür?
4. Özgürlük, barış ve demokrasi arasındaki ilişki nedir?
5. Bugün, Covid-19’un hükmü altında, evlere kapanmış bizler için demokrasi yalnızca siyasilerin başvurduğu bir yönelim midir?
6. Covid-19 demokratik toplumu toptan rafa mı kaldırmıştır?
7. Covid-19 Avrupa’nın göçmen krizini nasıl unutturmuştur?

Bu sorular çoğaltılabilir. Ancak benim, bu sorularla yazımı kısıtlamaktan kastım, biraz daha derli toplu düşünebilmektir. Bugüne kadar epey tüketilmiş görünen bir kavram seti hakkında konuşmak zor olabilir. Bu durum, kavramsal bir açmazdan ziyade toprağın çoraklığından kaynaklanır. Özgürlük, barış, demokrasi; çorak toprakların değil çorak topraklardan çıkan sonsuzca yaşamların kavramlarıdır.

Negri’nin kitabı özellikle Spinoza’nın bitmemiş Politik İncelemesi’ne (Tractatus Politicus) sıklıkla atıf yapar. Bu atıflar çoğunlukla Spinoza’nın Teolojik-Politik İnceleme (Tractatus Theologico-Politicus) isimli kitabı ile gerilimli bir ilişki içinde yapılır. Daha doğru bir ifadeyle, Aykırı Spinoza, bu iki kitap arasındaki gerilimden beslenir. Her iki kitabın ana hattı da yukarıda kullandığım üç kavram üzerinedir. Ancak bunlara eklenmesi gereken iki kavramla tartışmaya girişmek faydalı olabilir. Hak ve güç kavramları ile…

Spinoza’yı döneminin filozoflarından ayıran, onu Gündem(deki/dışı) kılan bu iki kavram arasındaki ilişkidir: Her şey gücü ölçüsünde hakka sahiptir. Doğal hakkın tanımı budur. Birbirine atıf yapan hak ve güç kavramları arasındaki bu ilişki elbette çok eski bir tartışmayı da beraberinde getirir. Bu tartışma, güç ve hakkın birbiriyle bu kadar ilişkiye girdiği bir tanımlamanın karşısında, toplumsal olanın nasıl tanımlanacağına dayanır. Kimi yazarlar bu tartışmayı hukuki bir tartışma olarak kısıtlamakta ve toplumsal olan-bireysel olan ayrımına dayanmaktadır. Bu da zamanının kurucu bir tartışmasıdır. Bunun yanı sıra, hak ve güç arasındaki bu ilişki doğrultusunda ileri sürülen belki de en önemli fikir, bireysel olanın toplumsal olan içinde eritilmesi, güç ilişkilerinin yalnızca halkın, ulusun, milletin temsili tanımları ile açıklanmasıdır. Bu örgütlenme biçimini önemli kılan, güç ve hak kavramlarının birleştirici, tekleştirici bir sis bulutuyla kaplanmasıdır. Nihayet böylesi bir örgütlenme için de ilk elden (ama pek ilk elden) Spinoza’nın müdahalesi geçerlidir.

O halde Spinoza’yı aykırı ve demokrasiyi lanetli kılan nedir? Zira tüm toplumsal örgütlenmeler zaten güç ile hak arasındaki bu ilişkiyi ya da bir benzerini varsaymaktadır. Spinoza, bütün bu varsayımlardan farklı olarak, tek tek tüm tekilliklerin hak ve güçlerini muhafaza ettiğini söyler (Jarig Jelles’e mektubunda bunu açık açık ifade eder). Hak ve gücün herhangi bir egemene yahut egemen topluma devredilmemesi ve bunun savunulması önemli bir ayrımı doğurur. Hak ve güç hukuki bir nitelik olmadığı gibi tekin, tekleştiricinin, birleştiricinin meşruluğunu kuran bir onay da değildir. Hak ve güç tekilliğin hareketi, doğanın ifadesidir. Özgürlük işte bu harekettir, ifadedir. Akla hemen, özgürlüğün hukuki tanımı gelebilir. Spinoza hak ve gücü herhangi bir hukuki düzeneğe yahut bir egemene devretmemişti. Bu sebeple Spinoza’da özgürlük başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biten bir hareket alanı değil, bir başkasının özgürlüğü ile hareket alanını genişleten bir güçtür, örgütlenmedir, ortak bedendir. Öyle ki, Spinoza şu basit sözü söylüyor; iki insan güçlerini birleştirdiğinde tek başlarına olduğundan daha fazla hakları vardır (TP – 2&13). İşte özgürlük, yasal bir tanımlama değil bir ortak bedenin kuruluşudur. Bu kurucular, aklın buyrukları ile yaşayanlardır. Akıl, bedene hiyerarşik-ayrıcalıklı bir bölge değil, etik-politik bedenin kendisidir. Buyruk ise yasağın, emrin, hiyerarşinin dili değil, doğanın ifadesidir. Spinoza’nın lanetli demokrasisi ile karşı karşıyayız. Lanetli demokrasi bir yönetim biçimi değil, toplumsal bir hareket alanıdır. Demokrasi, hukuki bir söylem değil bir yaşantılamadır. Demokratik toplum işte özgür, ortak bedendir. Egemen, halk, ulus, millet demokrasinin kavramları yahut özneleri değildir. Onlar yönetim biçimi olarak, ortak bedene öykünen temsillerdir, gündeme geldiklerinde ortak bedenden çarpıtılan hukuki, kanuni, meşru bir makineyi karşımıza çıkaran temsillerdir. Bu makine en baştaki devre dayanmaktadır, doğal hakkın devrine dayanmaktadır ve birçokları için korkutucu ve canavarsı olan doğal hakkın üzerine inşa edilmektedir. Hep savaş durumuna gönderme yapılan bu doğal hak muhafazası, bir yönüyle savaş ve barış arasındaki yaşamsal ayrımı da ortaya çıkarmıştır. Öyle ki; barış, savaşın yokluğu olarak tanımlandıkça, doğal hak bir savaş durumudur, evet. Ancak baştan bu yana atıf yapılan kurucu, ortak beden; savaş durumunun değil, barışın bir yaşantısıdır. Ancak bu barış, savaşın olmadığı zamanlarda hüküm sürmez, o tam da barışın yokluğu karşısında direnen makinedir ve zira barışın olmadığı tek zaman özgürlüğün olmadığı zamandır, savaş (hatta savaşsızlık) zamanıdır.

Önemli olabileceğini düşündüğüm anayasal, hukuki bir metinden yararlanmak istiyorum. Negri ve Hardt’ın Çokluk ve İmparatorluk isimli kitaplarında bu metine benzer şekilde değinilmektedir. Amerikan Anayasası’nın bir parçası olan 1791 tarihli Haklar Bildirgesi’nin hemen ikinci maddesinde; hür bir eyaletin güvenliği için halkın silah taşıma hakkının kısıtlanamayacağı belirtilir. Bu maddenin önemi ne federe sistem ne de silah/şiddet güzellemesinden kaynaklanır. Zira sorunum ne eyalet sistemi (ya da yerel yönetim-merkezi yönetim ayrımı) ne de kovboy güzellemesidir. Burada iki önemli kavramla bir hak tanımlaması yapılmıştır; “hür eyalet” ve “güvenlik” kavramları ile koruma hakkı. Söz konusu madde ABD’de her yıl insanların ölümüne sebebiyet vermektedir ve ikiyüz küsur yıldır tartışılmaktadır. İnsanlık tarihinin belki de en önemli hukuki metinlerinden biri sayılabilecek bu metnin ikinci maddesini silah ticaretinin ve Amerikan şehirlerindeki şiddetin varlık sebebi haline getiren bu madde aynı zamanda bir zamanlar etkin olan Kara Panterler Partisi’nin (yarı meşru, yarı gayri-meşru parti) seçimlerde en büyük koruyucusudur da. Zira bu parti seçim çalışmaları sırasında ve seçim günlerinde kendi seçmenlerini ve organizasyonlarını korumak adına silah taşımıştır. Partiyi Google’da ismiyle aratınca dahi bir yanda silah taşıyan polisler hemen bir metre karşılarında ise silah taşıyan parti üyeleri görülmektedir. (Bu enteresan görüntü; silahlanmaya övgü, silaha övgü bağlamında okunacak olursa burada kastettiğim hiçbir anlam yakalanamaz, ben bu derece sığ bir okumadan çok sıkıldım ve bu tarz bir anlayamama halini artık kabul edemiyorum.) ABD’nin kuruluşunu beyaz üstünlüğü üzerinden anlatan bir film olan The Birth of a Nation (Bir Milletin Doğuşu) isimli D.W. Griffith filminde; film sonunda ırkçı bir örgüt olan KKK (Ku Klux Klan) beyazları siyahların “üstünlüğünden” kurtarmakta ve seçim günü siyahların evlerinden dışarı çıkmasına ve oy kullanmasına atlı, zırhlı ve silahlı klan üyeleri ile engel olmaktadır ve bu sahne beyazların zaferinin bir göstergesi olarak sunulmuştur. İki refleks arasında önemli bir ayrım görülebilir. Demokrasi tartışması hukuk zemininde yürütüldüğünde dahi bu ayrım hemen göze çarpmaktadır. Bu ayrım şiddetin, silahın, vahşetin, öldürmenin, savunusuna dayanan bir ayrım değildir, özgürlüğe ilişkin bir ayrımdır. Hukuki özgürlüğün dahi korunmaya çalışıldığı bu politik ortam barış ortamını değil, barışsızlık ortamını dahi değil, savaş halini gösterir. O halde barış da basitçe savaşın yokluğu olarak değil, özgürlük ve demokrasi talebi ile doğrudan bağlı bir hareket olarak tanımlanır. İşte lanetli demokrasi, bir ifşa hareketine dayanıyor. Nietzscheci (1844-1900) Spinoza (1632-1677), savaşın tüm görünümlerinin (buna savaşın demokratik-hukuki görünümü dahildir) bir ifşasıdır. Spinoza’nın çalışmasının önemi bu ifşa hareketindedir.

TP’nin son sayfalarında (Spinoza’nın ömrü kitabı tamamlamaya yetmemiştir), kadınlarla erkeklerin birlikte yaşadığı zamanlarda erkeklerin yönetimde olduğuna ve bu durumun kadınların zayıflığından kaynaklandığına ilişkin ifadeleri ise facia görünen bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. Benim de sıklıkla düştüğüm bu facia tartışma iki yönden okunabilir. Eğer bu ifadelerin ilk kısmıyla sınırlı bir tartışma yürütürsek Spinoza’nın pek de aykırı olmadığı, onun demokratik bir toplumu düşünmeye davet etmediği açıkça söylenir. Ancak Spinoza’nın ölümü ile biten bu sayfanın devamında şunlar yer almaktadır: Bundan başka, eğer insani duygular düşünülürse, eğer çoğu zaman erkeklerin kadınlara duydukları aşkın, cinsel iştahtan başka bir kaynağı olmadığı ve onlardaki zihinsel niteliklere ve bilgeliğe ancak güzel oldukları ölçüde değer verdikleri, sevdikleri kadının kendilerinden başkasını tercih etmesine katlanamadıkları ve bu türden başka şeyler kabul edilirse, barış için büyük zarar yaratmadan kadınlarla erkeklerin eşit hükümranlığının tesis edilemeyeceği hiç zorluk çekilmeden görülecektir.(Politik İnceleme – Spinoza, Dost Yayınları 2012, sy. 111)

Burada barış ortamını, savaşın yokluğu haline çeviren/çevirmeye yönelen kişi, aşkı yalnız cinsel iştah olarak (vd.) kabul eden kişidir. Daha açık bir ifadeyle, kadın-erkek arasında savaşı körükleyen bu kişidir. Bugün Kadına-Karşı-Şiddeti doğuran da işte bu savaş ortamını yaratan, demokratik toplumu ortadan kaldıran ve özgürlüğü tasfiye eden kişidir. Bu kişi şiddetin, savaşın ortamını yaratan kişidir ve bu kişinin dahil olduğu, barış içinde yaşayan bir toplumsal beden yaratmak mümkün değildir. Onun varlığı bizzat savaşın varlığıdır. Barış ortamı, kadınların ortak bedenden, bu bedenin hareketinden dışlanması ile bozulur. Beden bir biyolojik organizma değil örgütlenmedir. (Bu husustaki tüm “toplumsal cinsiyet” ve “cinsel fark” gibi zengin kavramları başka bir çalışmamda işlemek istiyorum ama Spinoza atfıyla ilgili kısımda, TP’nin son sayfası hakkında tartışma davetimi tüm arkadaşlarım için tekrar ediyorum.)

Demokratik toplum tartışması, bugün Covid-19 ile birlikte biraz daha görünür kılınmıştır. Covid-19, doğa gerçeğini savaş-barış kavramlarını yeniden düşündürtmektedir. Sebebi ve sonucu birçok farklı şekilde sunulabilecek bu mutasyonun bana kalırsa gösterdiği en önemli husus doğanın doğru-yanlış tanımazlığıdır. Bu tanımazlık etkiler ve etkilenmeler bağlamında işler. Savaş bir etkilenme olduğu kadar etkilemedir de: İnsan hiyerarşisinin bir etkisi olan savaş ve insan acizliğinin etkilenmesi olan savaş. Spinoza’nın sıklıkla atıf yaptığı aklın buyrukları, yine devrededir. Bu aklın bedene hiyerarşik olmadığı, Spinozacı aklın bir ortak beden olduğu ve buyruktan anlaşılması gerekenin emir, yasa, günah olmadığı yalnızca ortak bedenin ifadesi olduğu tekrar hatırlanmalıdır. Doğa karşısında hiyerarşik düşünce ve bedensel zayıflık fikirleri bugün bir kez daha “demokratik toplumu” zorunlu olarak gündemine almalıdır. Demokratik toplum, üstünlük yahut zayıflıkla değil aklın buyrukları doğrultusunda uyum içinde (bu uyumun mücadeleyi ve kavgayı içereceği unutulmadan) yaşayandır. Demokratik toplum, bir kez kurulan, bir kez onaylanan yahut oylanan bir toplum değildir, demokratik toplum mücadeleyi ve kavgayı savaş halini almadan içeren ve kendini tekrar üretmek zorunda olan toplumdur, bunun adı demokratikleşmedir ve bu toplum doğanın dışında, üstünde, altında, içinde, sağında, solunda…değildir. Demokratik toplum doğadır. Covid-19’a karşı bugün girişilen mücadele biçimi doğayla savaşı körüklemektedir. Koca koca belediyelerin, devletlerin, sokakları kimyasallarla yıkadığını bir düşünelim. Bu bir kâbus değil, gerçeğin ta kendisi! Bugün insan, yine doğadan ayrıymış gibi, doğanın buyruklarına aykırı davranabilirmiş gibi tavır takınmaya devam etmektedir. Ama her bir tavır, bizi yine etki ve etkilenmelerden bahsetmeye itmektedir. Kimyasallarla yıkanan sokaklar pırıl pırıl olamazlar (bu konuda bir kısım deterjan, sabun üreticilerinin aynı kanıda olmadığını belirtelim). Bu tavır savaştır! Belki bundan onlarca yıl sonra utanılacak bir savaştır bu! Yetmiyor, ilaç sektörü ve tıp bilimi kendisini tek gerçek olarak sunmak istiyor. Bu sunum da hiçbir şey sunmuyor, savaşın derinleştirilmesinden başka.

Kaldı ki, bununla da yetinilmiyor, Covid-19 dünyanın çeşitli bölgelerinde denetimi ve gözetimi derinleştirecek bir sebebe indirgeniyor. Örneğin, Çin’de vakaların tespiti ve kontrolü tüm vatandaşların sağlık verilerinin tam denetimi ve gözetimi ile gerçekleştirildi. Çok daha açık bir biçimde toplumlararası ilişkiler denetimin ve gözetimin belki de en katı haliyle kısıtlandı. Yaklaşık bir-iki ay önce Avrupa değerlerini felce uğratan bir göçmen dalgası bir sömürgeci refleksi ile püskürtülmüştü. Yunanistan ve Türkiye sınırında kalan göçmenlerin akıbeti her geçen gün biraz daha bulanıklaşıyor zihinlerimizde. Ama 8-9 yıllık bir iç savaşın (Suriye iç-savaşı, Suriye’nin bir iç savaşı değildir) imgeleri, sahillere vuran ölü çocuklar belki unutuldu bile. Bu Covid-19’la ilgili önemli bir gerçeği yine açığa vurdu; dünyamızda sorunlar dahi hiyerarşik olarak gündem değeri taşımaktadır! Birçok halk, kendi içine kapanma refleksini derinleştirdi. Gözetilmeyi, denetlenmeyi ve kapatılmayı arzular hale geldik. Oysa demokratik bir toplum için Covid-19, tüm utançlarla yeniden yüzleşme ihtimalini gündeme getirmiştir, bu yüzleşmeye davet etmiştir.

Yine bugün dayanışmanın önemi ya tamamen tasfiye ediliyor ya da tamamen kısır bir döngüye sokuluyor. Evlerimizde kilitli kaldığımız ve adeta, geldiğimiz bu noktada, eve kapatılmayı istediğimiz bir mücadele biçiminden bahsediyoruz. Üstüne kafa yorulmamış bir dayanışma; tartışma ve ortak akla dayanmayan bir dayanışma; dayanışma değil ahlaki emir ve hukuki yasak silsilesidir. Bugünün kısır döngüsü zengine fakirin borcunu ödetmektir. Bugünün kısır döngüsü; demokrasiyi, en kalabalığın isteği nedir, sorusuna verilen cevapla sınırlamaktır. Dayanışmaysa seçenekleri ortadan kaldıran ve çözümü üreten bir kurucu güçtür. Dayanışma, demokratik toplumun ortaklaşmasıdır. Bugün görünen dayanışma değil, felaket karşısında duyulan ahlaki sorumluluktur. Bu eleştirel yaklaşım, bu ahlaki sorumluluğu yok saymaz, bunun kötünün iyisi olduğunu reddetmez, hatırlatır. Bu eleştiri bir davettir. Bugün tüm bu felaketler karşısında kendi demokratikleşme mücadelelerinin tarihini yazacak olanlar aklın buyruklarıyla yaşayanlardır, demokratik toplumlardır, demokrasiyi inşa edebilecek kurucu güçlerdir.

29 Nisan 2020 Çarşamba

Cyrano ve Christian - 15.02.2018


            Nietzsche’nin önemi değer ve anlam kavramlarını yaratmış olmasındadır. Değerler felsefesi, eleştirinin ‘üretimidir’. Eleştirinin üretimi de bir şekilde değer ve değerlendirmenin üretimidir. Bu ilişki bir çeşit sirkülasyonu andırır. Değer felsefesinde ihtiyaç, değerlendirmenin bir değeri varsayması, değerlerin de kendilerinin kaynağı olan değerlendirmeleri ve bakış açılarını varsaymasıdır. Aslında bu sirkülasyonun kaçınılmaz ögesi olan diferansiyel öge; değeri değerlendirmeden, değerlendirmeyi ise değerden ayırarak eleştiriyi kurar. Aşağı ya da yüksek, soylu ya da bayağı… İşte bunlar türetildikleri diferansiyel ögeyi temsil etmektedir. Soykütük, bir değerler araştırmasıdır. Filozof değer üretmesiyle eşzamanlı bir değer araştırmacısı olarak görünür. Bu bağlamda eleştiri; bir tepki olarak değil, bir etki olarak düşünülür. Filozofun, soykütük ‘yapması’, diferansiyel ögenin çekiç olması anlamına gelir; çekiç darbeleriyle felsefe yapmak...

            Değerlerin Kantçılığa yönelmiş eleştirisi tam da budur. Soykütük yapma, diferansiyel ögeyi bulma ve değer araştırmacılığı, Kant’ın yansız/nötr yargıcından kopmaktır. Değerlerin araştırması, taraf olmaktır; soykütüğün tarafı olan Filozofun özelliği: Diferansiyel ögeyi baştan sona olumlama nesnesi olarak düşünmesidir. Kant’ın turnusol kağıdından, Nietzscheci tarafgir Filozofa… Onun dostu; zorlayandır, taraf olmaya zorlayandır.

            Anlam da benzer haldedir. Ancak onun da üretilmesi/araştırılması gerekir. Şeyi saran nedir? Daha da açık haliyle; şeyi saran hangi kuvvettir? Efendi ve köle, Hegel’de bulunduğu halinden, bir çelişki halinden bambaşkadır. Tarafgir Filozof, zaten en baştan tarafını seçmiştir. O, köleyle karışmaktan korkandır. Köleden ayırt edilmek istediğinde bile Kantçı turnusol kağıdını değil; olumlama nesnesi diferansiyel ögeye muhtaçtır. Köle her zaman başarılı bir köle olarak kalmaya eğilimlidir. Kölenin başarısı, efendinin kendi kendini olumlayamamasında, nötrleşmesinde ve artık şunu demesinde yatar: 1-) Ben o değilim, kanıtlayabilirim; bir turnusol kağıdınız varsa. 2-) Tüm efendilere de bunu tavsiye ederim, hala efendi olarak kalmak istiyorlarsa. Teslim olma varsa; bu anlamda vardır. Diyalektiğin çağrısı teslim olma ve birbirine karışmadır. Eleştiriye yapılan ihanet de bu haliyle teslim olma halini çağırır. Ama teslimiyet bir kader olmaktan çok, fethedilme veya yenilme olarak ortaya çıkar. Anlam çoğulluğu... Deleuze; “tarih, anlamların varyasyonudur” dediğinde kastettiği de budur. Bir şey teslimiyeti ile tanımlanabilir, ama eski bir efendidir. Tepkisel kuvvetler bu şekilde zafer kazanırlar. Ya da tersi de geçerlidir. Bir şey fetih gücüyle tanımlandığında bahsi geçen hem bir boyun eğdirmedir hem de değildir. Fetih, esaret yaratmaz, özgürleştirir. Hiyerarşinin olumlu bir anlamı varsa; yegâne olumlu anlamı, esaretten kurtarma gücüdür. Boyun eğdirdiği bir an varsa eşzamanlı olarak özgürleştirdiği andır. Aksi halde hiyerarşi baştan sona tepkiseldir.

            İşte, şeydeki çoğulluk bu anlamlarıyla, çelişkiden ayrı düşünülür. Bunu gerçekleştirecek olan da yine; değerlerin diferansiyel ögesidir. Anlam da değer için olduğu gibi bir dosta muhtaçtır: taraf olmaya zorlayan dosttan; nefret eden dosta. Dostun nefreti kurucudur. Onun nefreti; dostuna yaptığı çağrıda yatar (bu yüzden zorlar), dostunu düşmanla karışmış görmekten duyduğu nefret. İnsan olmanın utancı da bu haliyle bir insanın gelebileceği tepkisel noktanın sınırlarında olmasından kaynaklandığı gibi, aynı anda sadece insan olması bakımından değil, onunla oluşturabileceği ortak kuvvetin, imkansız hale gelişinden de kaynaklanır. Efendinin, dostluğa muhtaç olanın, halktan kaçıp mağarasında dinginleşmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Ama bu her seferinde başka kuvvetlerle karşılaşmaya yeltenmektir de aynı zamanda. Diferansiyel öge; bir ‘conatus’ gibi işlemeye devam etmelidir; nefreti ve utancı doğuran budur.

Tıpkı hiyerarşi için olduğu gibi, nefret için de deriz ki; onun kuruculuğu üretimle eş-zamanlı gerçekleşmesindedir; aksi halde baştan aşağı kölenin hıncından ayrılmaz. Dans etmek için hafiflemeye ihtiyaç vardır; nefretten de hiyerarşiden de üretici kudretleri bittiği anda kurtulamamak köleci ağırlığı, hıncı ve hıncın bilincini yaratır, yarayı değil yaralayanı bedene kazır. Zerdüşt’ün eleştirisi işte bu danstır. O ilişkileri karşıtlaştırmaz, eleştirirken ortak bedene çağırır, dans ederken eleştirir. Her bir edim, birbirine girmişse de Zerdüşt’ün anlamı etkin kuvvet, değeri ise soylu olmasıdır.

            Nietzsche bize bir uzlaşma önermez. Efendinin edimi; fetihtir, dendiğinde meselenin uzlaşım meselesi olmadığı da görülecektir. Zira fethin temel prensibi- dans etmeye başlayana kadar- itaat etmeyen kuvvetlere boyun eğdirmektir. Nietzscheci yıkımın anlamı da budur. Boyun eğdirme, eleştiri ile bizatihi eş zamanlı olandır yani etkinlik ile, yani üretim ile, yani olumlama ile, hatta acı ile. Yara bu yüzden bedene kazınandır. Yara, fethin haklılığını göstermek için bir iz olmaktan çok, olayı istemektir. Yapıtlarının değil olaylarının çocuğu olmak… La Casa De Papel’in Artorito’su başına gelen olayı/yarasını ajite etmekten çekinmemiştir, köle kurşununu efendiye karşı kullanmıştır. Onun “dikkat çekiciliği iticiliğinden ibarettir.” Ama Berlin’in delik deşik bedeni ajitasyonun değil, olayların bedeni haline gelmiştir. “İtici olduğunda dahi dikkat çekicidir.” Acı içinde kanamak… Efendinin acısı, yaşam tarafından olumlanmış, yaşam tarafından haklı çıkarılmıştır. Delik deşik bu bedenle ne yapacağız? Trajik olan neşedir, demenin daha güçlü bir yolu kalmamıştır. Bu hayatı feda etmek değildir, eleştirmektir! “Tanrım Tanrım, beni neden terk ettin” sorusundan trajik olanın olumlanmasına…

            Vicdan azabı, çileci ideale taşınır. Yaranın hıncından, hayatı feda etmekten de ötedir bu. Çileci ideal, günahla doğmaktır. Artık mesele, yaşamı haklılaştırmanın da ötesinde yaşamı sonsuzca tepkiselleştirmektir. Yaşamın belası budur! Daha da önemli çileci ideal, vicdan azabı ile haklılaştırılmış yaşamın cezalandırılmasıdır. Anlam ve değerlerin yadsınması… Buraya kadar olan kısımda; tepkisel kuvvetler yaşamı haklılaştıracak bir dönüştürmeye, etkin olanları hınçla doldurmaya yönelmişti. Kabul etmeliyiz ki; tepkisel kuvvetlerin dönüşü zor bir köleliği üstün kıldığını görmekteyiz. Çileci ideal, tepkisel kuvvete nefes aldırmamaktır. Bu yüzden çileci idealin etki üretmediğini söylemek doğru olmaz. Onun ürettiği yaşamın cezalandırılmasıdır.

Bu noktada Yunanlar ile Hristiyan arasında bir fark belirtmek elzemdir; Yaşamın cezalandırılması her ne kadar Anaksimondros’u çağrıştırmışsa da çileci ideali keşfedecek olan Hristiyan’ın günahıdır. Yunanda varoluş suçludur ama sebebi Tanrıların insanı delirtmiş olmasıdır, kabahat felektedir, şikâyet Yaratana’dır. Oysa Hristiyan, doğumu bile günahlaştırır. Ancak bu Yunanı kurtarmaktan çok, ikisi arasındaki farklılığı düşünmekten ibaret bir ayrımdır. Zira Dionysosçu masumiyet, yaşamın masumiyeti olarak her ikisinin de karşısındadır. Masumiyet, olumlanmış ve değer verilmiş varoluş, bölünmemiş kuvvet, ikiye ayrılmamış istençtir.

Masumiyetin ikinci yönü ebedi dönüştür; oluş fikrinden kopamayan hareket. Herakleitos’un varlık ve oluş meselesine yanıtıyla ebedi dönüş benzer karakteristiktedir; varlık yoktur, her şey oluş halindedir; varlık bu haliyle oluşun varlığıdır. İşte geri geliş de ebedi dönüş bağlamında; olmakta olanın varlığı, oluşun kendisinin varlığı, oluşta olumlanan varlıktır.

Nietzsche karşıtlıklarla mı ilerlemiştir? Dionysos ve Apollon, Sokrates, İsa. Dionysos’un bunlarla arasında bir karşıtlık vardır ama yoğunlukları oldukça farklıdır. Bu farklar trajik olandan doğmaktadır. Trajik olan neşedir ama hangi bağlamda? Acı, olumlama ihtiyacını Dionysos-Apollon karşıtlığında bulur. Ancak bu karşıtlık çelişki olmaktan bir nebze uzaktır. Zira Apollon, görünümün görünümünü, düşü ya da plastik imgeyi icat etmiştir, böylece acıyı siler. Dionysos ve Apollon’un zıtlığı bu anlamda Apollon’un dolaylı olarak plastik imgenin seyrinde oluşundan, Dionysos’un dolaysız olarak istencin müzikal sembolünde ve üretiminde olmasındandır. Apollon, Dionysos için Christian de Neuvillette’tir. Aynı kadına aşıklardır ancak Cyrano çirkin bir şairken, Christian yakışıklı aptal aşıktır. Deleuze uyarıyor; neşeden ve olumlamadan bahsetmek için bir kadına, bir nişanlıya ihtiyaç vardır. Tam da Ariadne gibi… Bizim için Roxanne gibi… Dionysos ve Apollon arasındaki ilişki bu anlamda Cyrano ve Christian arasındaki ilişki gibidir. Christian, Cyrano’nun karşıtı olmak için çok aptal, Cyrano ise Christian’a rakip olmak için çok çirkindir. Ancak bu benzetme hala ilk eldendir. Cyrano’nun Dionysos olmak için bir sınavdan geçmesi gerekecektir. Nietzscheci sırayla gidilirse Apollon, henüz güçlü bir çelişki olmaktan uzakken Sokrates gelir. Sokrates’in ilişkideki yeri acıyı bilinç haline getirmesidir. Bilinç ile içgüdü arasında kurduğu karşıtlık adeta Cyrano-Roxanne-Christian üçgeninde Roxanne’a talip bir soylu olan Valvert gibi görünmesine yol açar. Valvert temsildir, hıncın temsili… Nietzscheci savaş henüz tam anlamıyla karşıt olanı çağırmamıştır. Hınç, yaralayanı bedene kazıyandır demiştik, yarayı değil. Olumlama olamayacak, bir olumlama yaratamayacak kadar nefret doludur. Dans edemeyecek kadar ağır olandır. Ama bu hıncın kendi başına bu acizliği tıpkı bir müttefik gibi İsa’yı çağırır. İsa, De Guiche’dir. De Guice bir konttur. Roxanne’ın başına Valvert’i salan da zaten odur. Aslında Roxanne’a talip olan kendisi olsa da evli olması, Valvert’e ihtiyaç duymasına sebep olmuştur. Roxanne’ı Valvert ile evlendirmek… Adeta bir hareket ettirici ilke gibi çalışan budur. Hınç ilkesinin sonsuza kadar uzatılması; trajik olanı Apollon’dan İsa’ya, vicdan azabı ve çileci ideale dönüştürmek. Acıdan hınç çıkarmak… Köle olanın özü işte buydu. Başarılı köle hıncı sonsuz hale getirir; acıyı olumsuzlamaktan yaşamın haklılaştırılmasına… De Guiche haklı olma çabasındadır; aşkından Valvert yoluyla hınç yarattığında, sorsanız, âşık olduğunu iddia edecek iğrençliktedir. Onun aşkı iğrençtir. Başarılı bir köle olma eğilimi, aşkın kapılması… De Guiche’in güzelliği/yakışıklılığı bile mide bulandırır. Onun eğilimleri bitmez, tıpkı İsanınkilerin bitmemesi gibi. Haklılaşan yaşam hala acıya değer değildir. Çarmıhtaki, çaresizliğini sızlanarak azaltır: “Tanrım, Tanrım, beni niçin terkettin?” De Guiche de bir kont kadar sızlanır. Yaşamın suçlanıp, cezalandırıldığı an da budur: Acının mateme dönüşmesi… Suçlama ve cezalandırılma anı, bu andır. De Guiche aşıktır; ama evlidir, yine de aşkında haklıdır, öyleyse Roxanne’a Valvert’i hükmetmiştir.

Cyrano ve Christian acıyı tartışır. Cyrano savaşçıdır. Kendi şiirlerini Christian’a verir ve onun yakışıklılığını alır. Roxanne’ın aşkı başlarda bu yakışıklı yüze olsa da şiirler artık aşkı, neşenin dansına davet etmektedir. Cyrano en çok da burada Dionysoslaşır. Aşk acısı; adeta neşeyi çınlatır. Ama hala çirkin olandır Cyrano. De Guiche bu aşıkları öğrendiğinde tıpkı İsa gibi ilişkiyi kapmaya eğilimlidir; nasıl ki ceza yaşamdaki neşeyi kapmaya yönelmişse. Hıncın sonsuzlaştırılması… Trajik olanın ölümü işte bu andır. Trajik olanı önce Sokrates öldürmüştür, en son ise İsa. Ceza, yaşamdan neşeyi kapmaksa işte bunu yaşamı kaparak yapar. Onun hareketi, acıdan acının haklılaştırılmasına, bu haklılaştırmadan yaşamın cezalandırılmasına yöneldiğinde yaşamı taklit etmektir. İnsanın kalbi İsa’nın mezarı olacaktır, İsa’ya temiz kalbi sunmaktır bütün mesele.

De Guiche hem Cyrano’yu hem Christian’ı savaşa gönderdiğinde ikisinin cezası budur. Christian savaşta ölürken, hala Roxanne’ı düşündüğünde acıyı silme çabasındadır. Onu trajik olana dönüştüremez. Savaş sonrası Cyrano ise kavgacı yaşantısını sürdürür. Ama hala o büyük sınavı verebilmiş değildir. Oluşun, geri dönüşün sınavına ya da dansın hafifliğine erişememiştir. Nefretini olumlama nesnesine, diferansiyel ögeye dönüştürememiştir. Bu hala hıncın ağırlığı taşımaktan kaynaklanır. Hınç bu bakımdan psikolojik olan değildir, psikolojiyi belirleyendir.

Dans etmeyi bilmeyen Cyrano, olanı biteni anlatmışsa da Roxanne’ın matemiyle yıkılır. Roxanne, Christian için yastadır ve De Guiche’in kendisini ziyaret etmesine ses çıkarmamaktadır. Aslında açıktır ki Roxanne artık kendini De Guiche’in kollarına bırakmıştır; acıyı mateme teslim etmek… Ama bir yandan da Cyrano’yu kabul etmiştir; yine de Cyrano’nun hıncı, mateme duyulan öfkesi bir diferansiyel ögeye değil trajik olanı öldüren acıya dönüşmüştür. De Guiche gibi diğer soyluların saldırısına uğradığında bedenine kazınan yara ağırlaşır, ama Dionysos gibi trajik olanı neşeye çevirememek, sevdiğini De Guiche’in oyununda İsa’nın mateminde bulmak Cyrano için bile yeterince öldürücüdür: Bu anlamda Cyrano artık hastalığı olumlayamamaktadır. Hınç, Cyrano’yu zehirlemiştir, ölümün nedeni tam da budur. Cyrano, Dionysos’u kendi bedeninde olumlayamamış, tepkisel kuvvetlerin zaferine yol açmıştır. Roxanne’ın Cyrano’yu kabul etmesi iğrençtir. Cezalandırılan yaşama yemek vermektir bu. Yaşam artık açlıktan ölmüştür.

Buraya kadar Cyrano’nun çabası da ölümü de ‘bireysel’ gibi görünmüştür: Doğrusu o, tam da bireysel kaldığı için ölmüştür. ‘Spinozacı Nietzsche’ açısından; Dionysos’un, dramı trajik olandan ayırdığında, neşeyi üretecek ‘araçları’ keşfettiği söylenebilir. Terk edişi sağlayan araçlar Zerdüşt’ün en sevdiği öğrencilerini terk ettiğindeki araçların aynısıdır. Dahası Zerdüşt, terk edişiyle eşzamanlı olarak araç haline geldiğinde sevdiklerini terk etmek dram olmaktan çok uzaktır. Dramın birliğinden olumlamanın çokluğuna… Oysa Cyrano sevdiğini oracıkta terk edememişti; o, trajik olanı dramlaştırdığında bir yandan da yalnızlığından ölmüştü artık.

Dramın birliği nedenselliğin Bir’idir. Olumlamanın çokluğu ‘olayların iletişimini’ kurmaktır. Olumlama nesnesi, neşeyi üretecek araçlar… Olaylar silsilesi fikrinin yerine olayların ilişkisini düşünmek tam da Çokluku düşünmektir. Ama silsilenin yerine ilişkiyi düşünmek; silsilenin bağını ilişkide kuramamak demek değildir. Aksine ilişkinin de tıpkı silsile kadar bağı vardır. Sıradağlardan volkanik tepelere… Ama bu bağ, olayın tek gerçek bağı olabilecek farkın kuracağı bağdır, eşzamanlı olarak ayrımdır. Sıradağların ortak özelliklerinden volkanik tepelerin farklarına… Bu anlamda olayların ilişkisi hem bağı hem ayrımı düşünmektir. Biraz ileri gidersek hem kavuşmayı hem de ayrılığı düşünmektir. ‘Beni terk ettiğinizde sizi daha çok seveceğim.’ En başta kurduğumuz düzlemden çok da uzakta değiliz; değerlerin araştırılması diferansiyel ögenin bulunmasıydı, anlam ise şeyi saran kuvvetlerin. Öyleyse değer ve anlam felsefesi bu çoğulluktur. Cyrano dönüşememişse de Dionysos da Zerdüşt de artık birer fark ve kuvvet olarak olumlama nesnesine dönüşmüştür; yarı-nedensellik: Yanar-sıradağlar, volkanik sıradağlar…

Bu, yarı-nedenseldir; hem olayın iletişimi başka türlü nasıl düşülebilirdi? Onun bir silsile olmadığını söyledikten sonra şu da eklenebilir; olayların iletişimi amaçsal da değildir. Rastlantının ‘masumiyeti’ de budur. Trajik olanın dramlaşmasından kaçışın masumiyeti… Deleuze’ün kötü zar-atıcısı, kötü oyuncusu da işte, masum olamayandır; zarların kombinasyonunu nedenselliğin ardına saklayan, kombinasyonu amaç olarak gören kişidir. Oysa rastlantı ile kombinasyon arasındaki ilişki; olumlama ilişkisini devam ettirecek bir zorunluluk ilişkisidir. Zorunluluk, rastlantıyı olumlarken, varlığın oluşta olumlanmasına benzer. Olayı istemeye, yanar-sıradağlara bir sonuç biçilecek olsaydı bu zorunluluktan başkası olamazdı. Zorunluluk da bu anlamda bir yazgı gibi tarafgirdir. Ama bu tarafgirlik değerlerin ve anlamın üreticisi-araştırmacısı filozofun tarafgirliğinden daha farklı değildir. Zira o, diferansiyel ögeyi veya kuvvetleri kapmanın derdine düşmüş nötr Filozoftan ayrılmıştı. İşte rastlantıyı zorunluluğun karşıtı gibi gösteren, rastlantının yerine amaçsallık ve nedensellik koymaya çalışan da ilişkilerin diferansiyel ögesini ve kuvvetlerini kapmaya yönelen nötr Filozoftur.

            Tarafgir olanın istenci; kuvvetlerin niteliğine ilişkindir. Bu anlamda rastlantının seçiminden bahsederiz. Rastlantının seçimi, istencin belirlenmesi; işte, aşan bir kuvvetin, anlamın ve değerin kuruluşu olarak ortaya çıkar. Tarafgir Filozofun sınavı budur: Oluşun varlığı ve zamanın sentezi. Cyrano’nun kavgacılığı, nefreti başlangıçta ne kadar da Zerdüşt’ün büyük tiksintisine benziyordu. Bu nefret kurucudur dendiğinde bütün bir meselenin istenç meselesi olduğu çok açıktır. Ama Dionysos’un dansı için hafiflemek gerektiğini de unutmamak gerekir. Öyleyse ihtiyacımız tam da nefreti; kurucu gücü tükendiği anda terk edecek ve dansa hazır bir varlık… Nietzsche’nin Üstinsana davetidir bu.

Üstinsan, oluşun varlığıdır. Geri dönüşün, etkin olarak geri dönenin varlığıdır. Terk ediştir ve eş-zamanlı kavuşmadır. Roxanne’ın kabulü; matemin ve tepkinin evet’i idi. O baştan aşağı terk edişti ve iğrençti. Cyrano’nun ölümü de keza, matemin ve tepkinin hayır’ı idi ve baştan aşağı terk edişti. Geri dönemeyen bir terk ediş… Zamanı bir şimdide hapseden de buydu aynı anlamda. Geçmiş ve geleceği, şimdiye göreli iki ayrı boyut olarak düşünen de bu terk edişti. Oysa terk edişin ve kavuşmanın eş-zamanlılığı tam da başka bir zamanın üretimidir. Olmakta olanın varlığı, oluşun kendisinin varlığı, oluşta olumlanan varlık şimdiyi, geçmiş ve geleceği yutan bir boyut olmaktan çıkarıp; geçmiş ve geleceği sonsuza dek iki yana birden uzatan geçmiş ve gelecek olarak kuran uzanımsız an. Eş-zamanlılığın zamansızlaştığı o an… Aynı anda hem terk ediş hem kavuşma… Ebedi dönüş; oluşun varlığı ve zamanın sentezi…

İstenç sorununu bir sorun olmaktan çıkaran an; kuvvetlerin niteliğini soracak tarafgir Filozofun soykütük çalışmasında yatar. Bir kuvvetin niteliği olarak etkin kuvvet; gücünün sonuna kadar gidendir. Öyleyse, bir tepkisel kuvvetin zaferi; yani, bir etkin kuvveti tepkiselleştiren; Cyrano’yu öldüren Roxanne, bir etkin kuvvete dönüşmemiş midir? Ya da Roxanne’ı mateme boğan De Guiche?.. Zira, tepki tam da yapabileceklerinin sonuna kadar gitmiştir ve artık başarılı bir köledir. Ebedi dönüşten tepkisel oluşun döndüğü bir yaşam ve felsefenin sonu… Tepkisel kuvvetin zaferi, bu ilginç varlığı ürettiğinde, bu dehşet verici yaratığı meydana getirdiğinde, kuvvet niteliğini kaybetmeyecektir. Her ne kadar De Guiche yapabileceklerinin sonuna ulaşmışsa da o İsa olarak kalacaktır. Zira De Guiche, Roxanne’ı cezalandırmıştı, istenci acının haklılaştırılmasına, yaşamın cezalandırılmasına yönelmişti. Roxanne, Christian’ın ölümüyle trajik olanı drama dönüştürmüş mateme büründüğünde de yaptığı buydu. Roxanne’ın matemini gören Cyrano’nun ölümünde de Roxanne’ın bir dramdan ibaret olan Evet’i rol oynamıştı. Tepkisel kuvvet dönüştürür; ama sadece terk edişin hareketini kurar. Ölümün kendisini bir dram olarak kurar ve trajik olanı öldürür. Onun ebedi dönüşü tam da bu sebeple yoktur. Olumsuzlamasının doruk anı vardır…

Tam da bu sebeple ebedi dönüş dönüştürür. Onun dönüştürdüğü istençtir. Nefret kurucuysa, tam da tepkisel olana nefret yoluyla kurucudur. Ama ağırdır da. Deleuze, üst-insanın neye benzediğini bilmiyoruz dediğinde belki de bu nefreti işaret etmektedir. Bir yönüyle nefretinden arınmış bir insan mıdır o? Yoksa nefretini düşünemeyecek kadar hafiflemiş olan, kavuştuklarıyla dansa tutuşan mı?..

Leaping and Deviation - 23.05.2019 - SANART - Middle East Technical University


Leaping and Deviation
Deviation is prior. Actually, it is the leaping that makes deviation prior. Such that, a revolution become a thing which is desired. Desiring something is the act of the leaping. In Anti-Oedipus, Deleuze and Guattari wrote: Desire does not want to have a revolution, desire, itself, is revolutionary and it’s like willing something out of its will.

I think this is too important that starting a paper or work with such distinction because this paper is going to show different type of practice of life by analyzing Griffith-Eisenstein and Vertov-Güney. Claiming that deviation is prior to the leaping is actually, the perspective of the leaping. This is the reason why I chose Griffith-Eisenstein against Vertov-Güney. I am going to put forward four characteristics of the leaping:

1.      A truth to explore,
2.      A message to grasp,
3.      A judgment to judge,
4.      A propaganda to agitate.

What is explored, grasped, judged, agitated. That is life. The leaping explores, grasps, judges and agitates the life. That does these by making tools out of the truth, the message, the judgment and the propaganda. But how that makes tools out of those? I believe that those four tools cannot be thought without each other.

The truth is true, and it is willed. The main goal is reaching the truth and owning that. The leaping, first, preaches willing the good and the upright nature. As a result, truth is a tool to explore the life.
The message is the living body of the truth. That transforms the truth into a claim. Now that, truth speaks, and message speaks in the name of the truth. Both is possible that being on the road to encounter: From the truth to the message, from the message to the truth. To create something out of exploring is the message for grasping the life.

Judgment is the court of the message. That is the tool to judge the truthfulness degree of the message. Such that, the truth might get lost, get changed, get decayed. Life can be work differently even, the truth might not get lost, get changed or get decayed. In these conditions, judgment is the tool to judge the life. It judges both the message and the life.

The propaganda is the defending of the truth. That is the agitation of what happens, even though there is the truth, the message and the judgment. That is the disgusting view of the order of the truth. That is the tool to agitate.

It is possible to see the distinct element between explorer of the truth or owner of the truth and others. This claim is only for Griffith and Eisenstein’s leaping. Such that it is not possible to think revolution supporter worker and KKK members. But the main discussion here is that, being revolution supporter worker tells a story of the leaping. And this is the main distinction between the leaping and the deviation.

What is told in Griffith’s Birth of a Nation? Trnsforming into new from old, and then old from new. That film tells the story of white people who were living in peace until black people came and captured the council and voted for interracial marriage. It created a crisis in the truth element of the leaping mechanism. But that crisis is not that strong to change the truth, the message, the judgment and the propaganda. It is only a danger. In the context of Nietzschean power relations, as a side of the struggle, white people will create a Klan, as self-defense units, and the truth will feel safe. In that case, Griffith has made a movie which has quadruple mechanism entirely; the truth is whiteness, and the Klan. Here is why we can’t see Griffith’s project as power relations. The message is sovereignty of whiteness. It is mentioned above that the message speaks in the name of the truth. The Klan’s sovereignty has made a movie only to show the following claim: Black people cannot even walk out from their shed on election day. We will see a familiar face for judgment in the movie: Jesus’ face. His face will associated with court or courtroom. There will be only one court in the lover’s honeymoon daydreaming: The struggle martyrs’ peaceful lives after life. What is propaganda, to agitate the life; man-woman, child-old and especially someone who will be hated-someone who will be loved… the propaganda element will use those distinctions one more time… What have we encountered? Here is the birth of a whole nation. I should remind the elegant idea of Ulus Baker (in Brain-Screen book): there are two movies in Turkish cinema with the same name: Birth of a Nation or those can be translated as Awakening of a Nation: We face the same mechanism in 30’s and 60’s Turkey (in the same time Ulus Baker uses political proximity between a birth and an awakening).
Then, what does that quadruple mechanism in Eisenstein’s movies? To think about the question, I suggest to talk about The General Line movie, or as in original The Old and The New. With a little difference from Griffith, Eisenstein’s engine power is ability of analyzing and being a revolution supporter. That comes from the transition of proletariat against capital. Here, we can feel the propaganda, firstly. We are not trying to put cream separator machine of proletariat’s common labor and the Klan’s united body as the same thing. But since we are working on the propaganda element, I would like to say that: That is the same smile of white civilians who saw the Klan and of workers who use the cream separator machine first. That is the propaganda element. I would like to put another political proximity beside birth and awakening, the smiling and the being happy. There is only one propaganda to agitate the for all those affections.

Judgment of proletariat is that belief of the propaganda element. The competition against the capital is an act of judge. The judgment element born from that. Control mechanism over means of production is a message in the context of power relations. The defeating of the capital is completely a message. In the other words that is the living body of the truth. At last the truth element is a being revolution supporter and 1 living revolution supporter.

How can we encounter deviation as another practical of life? Movement of deviation is not a revolution supporter. It operates as a machine differently from Griffith’s and Eisenstein’s quadruple mechanism. There is genuine contrast between the deviation and the leaping of Griffith and Eisenstein which is settled over life. When we said that deviation is prior, we were meant to say that leaping is settled over. Deviation operates with desiring machines and as self-defense forces of life. Deviation does not claim that itself is the truth, each truth which is created immanent to life are deviant relations. Deviant relations, differently from lawful corporates in capital, make the life possible. Deviant relations are not tribes which have the same ancestor, and those do not corporate as the Klan. But it is not enough, deviant relations are not simply a relation, those are transition from an affection to another: From pleasure to joy. Those transitions are practical of becoming free, or radical demolitions. Deviant relations do not wait another world to leap upon. They divide this world. So, they don’t deviate, they are also deviator to expose all bigoted leaping.

To tidy up, I can give the following list; deviant relations:

1.      Are prior and are self-defenses of life.
2.      Create truths immanent to life.
3.      Make the life possible, they are encounters to fabricate the life.
4.      Are practical of becoming-free or are radical demolitions, divide this world.
5.      Expose.

I believe that Vertov’s The Man With the Movie Camera  is a project. That is the project themed ‘life as it is’ as Ulus Baker said in Art and Desire seminars. That is the project which shows why deviation prior. The same project of Spinoza’s Ethica… The project of ‘life as it is’ rescues the life from its burden. There are too many differences between Vertov’s soviets and Eisenstein’s Soviet (as Union) because in The Man With The Movie Camera, there is connection, there is a relation web between siberian soviet and Moscow soviet. (Soviet was the name of the all councils all over the land). How could it possible that to stay as soviets/councils? Or in the other context, how could it possible that to st1y as part of the whole and stay as whole of the part at the same time? This is the question of becoming-revolutionary.

Where is the truth? Truth is common bodies. Truth is the sovereignty of soviets against Soviet Union, that is the priority. That priority is truths which are fabricated immanent to life by life. Those truths do not operate with message, judgment or propaganda. On the contrary, quadruple mechanism makes Soviet Union possible against soviets. That is the reason why Eisenstein and Vertov didn’t live on the same land.

The life can only be tested by common bodies. Common bodies, which are separated from their powers, are incapable to test. So when a common body is captured by leaping’s quadruple mechanism it must deviate. Common bodies are crystallizations. It is the transition that being lack from power to fabricate. Since that transition is the deviant power, it is becoming-revolutionary. I believe that there are two different meaning of deviation: Firstly, it is the apostle of encounters.
Secondly, other condition to put forward deviation as becoming-revolutionary is an increase of power as ability of deviating and dividing. Deviation is the power to encounter and to divide simultaneously. Per se is an exposing. Vertov exposes Eisenstein.

What may we may say for Yılmaz Güney? I believe that Güney’s project is Spinozist and more Nietzschean. The Herd, The Road, The Wall: Three movies of Güney. Güney suggests us to think on tribe, morals, state/law with those movies. His project is more a project of exposing. In the Herd, the honor of someone who kill his enemy in the name of tribe, and, the lynch against someone who kill a man by choking in Ankara is the same. In the Road, the prison which is left by prisoners who have the permission of the state and prisons which they have in their own lives are the same. At last in the Wall, a child who escape from prison and get beaten by guardians 1fter the catch, tells the following in his death bed: …Karabaş (a dog name) is poisoned, poisoned by municipal officials there is no life left outside, there is no life outside too, nobody looks to other, everyone runs in a hurry, where are they running?..”

Güney’s attacker project operates differently but it covers the project of Vertov. Güney’s deviator power is hatred and disgust. In the Herd, Şivan, who marries Berivan from enemy tribe, stands against his father to go to the doctor for Berivan. In the Road, Seyit Ali carries over ice desert his wife who has no chastity, at last in the Wall children revolt in word against guardians. Those are deviant movements which are infiltrated from the leaping. Those are ‘life as it is’ against tribe, morals and state/law which are settled in life. Those are practices of becoming-revolutionary.

I heard a girl was screaming and crying to her father or grandfather: Anyone can make mistakes. A mistake needs an effort and it points out another power degree. But one time, when mistake commemorated there must be a moral or law which condemns life. In this context a mistake infiltrates from that moral or law. A mistake is a deviation that makes possible a new encounter. Making mistake, fabricating a mistake is an act of “life as it is” project’s deviator.